Türkiye’ye İletişim Alanında Yansımalar ve Sonuçları Hakkında Kısa Bilgi

Türkiye’ye İletişim Alanında Yansımalar ve Sonuçları
Osmanlı İmparatorluğu Batı’daki gelişmelerin dışında kalmıştır. İletişim alanında geleneksel yapısı Tanzimat dönemine kadar önemli bir değişime uğramadan da korunmuş ve hiç bir iletişim olanağından yararlanılmamıştır. Matbaa ancak 1727’de kurulmuş, ama hiç bir zaman bilginin yayılma aracı olamamıştır. İlk gazeteler 1795 yılından itibaren Fransızlar tarafından Fransızca olarak yayınlanmış, Osmanlı aydınlarının 19. yüzyıldan itibaren halka ulaşmada büyük umut bağladıkları gazetecilik, devletin sıkı denetimi altında gelişememiştir. Geciken ve yetersiz kalan eğitim reformları, 19. yüzyıl sonlarında ciddi boyutlara ulaşan İmparatorluğun parçalanma tehlikesi, uzun süren savaşlar modernleşme girişimlerinin kısıtlı kalmasına yol açmıştır. İletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin matbaa dışında yakından izlendiği söylenebilir. Telgraf bunun bir örneğidir. 19. yüzyıl ortalarında Kırım Savaşı sırasında kullanılmaya başlanmış ve hızla yaygınlaştırılmıştır. Ancak bu, basının gereksinim duyduğu haberlerin hızla yayılmasından çok, merkezden yapılan siyasal denetim olanaklarını güçlendirmeye yaramıştır. Gazetecilik 20. yüzyılın başında özgürlük ortamı içinde gelişmeyi umud ederken, birbiri ardına gelen savaşlar yüzünden etkili olamamıştır.
Cumhuriyet yönetimi de Anadolu Ajansı ve radyo alışılagelenden farklı -özel- bir yapıya kavuşturulmaya çalışılmışsa da uygulama başarısızlıkla sona ermiştir. Yazılı basın tek parti yönetiminde yasal ve idari sınırlamalardan şikayetini sürdürmüştür. Çok partili siyasal yaşamın bu sorunları çözmesi umud edilirken, ekonomik kalkınma ve demokrasinin yaygınlaşması sorunları çözülemeyince, iletişim araçlarına Sıcak bakılamamıştır.
Türkiye 20. yüzyılın son 20 yılında Batı dünyasına karşı izlediği yakınlık politikalarının bir sonucu olarak Batı’da geliştirilen teknolojik yenilikleri, önerilen doğrultuda ülkeye aktarma, kullanma politikası gütmüştür. Radyo televizyon yayıncılığında kamu yayın tekeline son verilmesi, ticari radyo ve televizyon kanallarının çoğalması kitle iletişim araçlarının önemli ve etkili olduğu konusundaki kanıların güçlenmesine yol açmışlardır. Dördüncü gücün bazen ötekilerden daha güçlü olduğu konusundaki kanılar yaygınlaşmaktadır.
Bu gelişmelerin iletişim konusundaki bilgi birikimini etkilediğine kuşku yoktur. Cumhuriyet Türkiye’sinde tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk, felsefe, dilbilim, antropoloji, sosyal psikoloji, sanat ve arkeoloji çalışmalarının iletişim alanındaki bilgi birikimine katkısı, Batı’dakilerle karşılaştırıldığında, yok denecek kadar azdır. Bu katkı azlığı iletişim alanının gelişmesini doğrudan engellemese bile, zayıf kalmasına neden olmuştur. Çünkü hiç bir iletişim olgusu tek başına, öteki olay ve gelişmelerden yalıtılarak anlaşılamaz. İletişim her şeyden önce toplumsal bir süreçtir. Bu sürecin yapısı, işleyişi ve sonuçları, örneğin sosyoloji, tarih, kültürel antropoloji, dil bilimi, sosyal psikoloji ve siyasal ekonomi gibi alanların katkısı olmaksızın veya bu alanlara yönelmeksizin kısır kalır. Örneğin, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi toplumsal yapı araştırmaları iletişim sürecini anlamak için başvurulması zorunlu kaynaklardır. Tarih araştırmalarının önemi kendini burada gösterir. Tarih insan toplumlarının geçmişteki iletişim süreçleri hakkında bilgi vermeyebilir, ama geçmişteki toplum ve devlet yapılarını incelerken ya da herhangi bir dönemle ilgili bir olguyu aydınlatmaya çalışırken, dolaylı da olsa, iletişim süreçlerinin nasıl biçimlendiğini aydınlatabilir. Bu yüzden sadece özel bir tarih olarak iletişim tarihi değil, ama onu anlamlı kılacak uygarlık tarihinin bilinmesi önemlidir. Bu çerçevede tarihin iletişim alanına değerli katkıları vardır. Bir kere Osmanlı toplumunun genel nitelikleri hakkında ortaya koydukları iletişimin nereye yerleştiği konusunda sağlıklı görüşler geliştirmeye izin vermiştir. Son derece önemli çalışmalar (Adnan Adıvar, Niyazi Berkes) Osmanlı toplumunda sadece matbaanın gecikme nedenleri açıklamakla kalmamış, iletişimi yakından ilgilendiren toplumsal süreçlerin açıklanma yöntemleri konusunda da yol gösterici olmuştur. Tarih için söylenenler iletişim alanını anlamaya yardım eden bütün öteki bilimler için de geçerlidir. Her birinin kendi sorunsalı çerçevesinde iletişimden söz etmesi öğretici ve yararlıdır. Siyaset bilimi, kamuoyu ve siyasal düşünce araştırmaları ile (Nermin Abadan-Unat, Şerif Mardin), sosyoloji bazı monografileri ile (Mübeccel Kıray, Emre Kongar) iletişim alanını anlamaya yardım edecek bilgi birikimine katkıda bulunmuştur.
Bu katkılara rağmen iletişim gecikerek ve yavaş gelişmiştir. Oysa iletişim eğitimi ve araştırmaları çok önce, A.B.D.’deki çalışmalara yakın bir tarihte başlayabilirdi; çünkü bir gazetecilik okulunun kurulmasından söz edilmesi 1930 yılına gider. Tek parti yönetimi gazetecilerin de en az öğretmenler kadar eğitim görmesi gerektiğine inandığından, sorumlu yazıişleri müdürleri için lise ya da yüksekokul bitirme zorunluluğunu 1931 basın yasasına eklemişti. Bunun üzerine İstanbul Darülfununu bir gazetecilik okulu açmak için girişimlere başladıysa da basın yasasının eğitimle ilgili maddesi gazetecilerin girişimleriyle değiştirilince yüksekokul açılması düşüncesi terkedilmişti. Konu 1950 yılında bu kez gazetecilerin isteği üzerine tekrar gündeme geldi ve İstanbul’da iki yıllık eğitim veren bir Gazetecilik Enstitüsü kuruldu. Bu kurum gazetecilere diploma verme işlevi gören ilk meslek eğitim kurumu oldu, ama gazetecilikle ilgili bilimsel çalışmaların odağı haline gelemedi. Ancak 1965 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu’nun kurulmasıyla iletişim alanında akademik araştırma yapma olanağı ilk kez gerçekleşmiş oldu.
Eğitim ve araştırma kurumlarının kurulmasının gecikmesine paralel olarak, iletişim incelemeleri de çok sonralara ertelenmiştir. Gerçi, Türkiye’de iletişim alanına ilişkin ilk çalışma bir gazeteci tarafından (Ahmet Emin Yalman) A.B.D.’nin Colombia Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde yapılmıştır: The Development of Modern Turkey as Mesured by Its Press, (1914). Fakat, bir elli yıl kadar Türkiye’de iletişim araştırması yapılmamıştır. İletişimle ilgili araştırmalar Amerikalılar tarafından yapılmıştır. bunlardan ilki D. Lerner’in The Passing of Traditional Society (1958) isimli araştırmasıdır. Bunu takiben Princeton ve Yale Üniversitelerinin 1960’ın başlarında seri halinde çıkardıkları incelemelerde Türkiye’deki iletişim ve kalkınma da ele alınmış ve Japonya ile karşılaştırılmıştır (Pye, 1963; Frey, 1963; Ward &Rustow, 1964). İletişim konusunu da içeren çoğunlukla Amerikan kaynaklı araştırmalar devam etmiştir.
Türkiye’deki iletişim araştırmalarının bu durumunu açıklamak için genel koşulları gözden geçirmek gerekir.
1. Türkiye çağdaş iletişim teknolojilerinin üretim sürecinin dışında kalmış, her zaman kullanıcısı olmuştur. Hareketli harflerin kullanıldığı matbaayı önce Uygur Türklerinin geliştirmiş olması Anadolu Türkleri için teknolojik bir miras olmamıştır. Gutenberg matbaası bile toplumsal nedenlerle çok geç kullanılmıştır. Bugün uydu teknolojisinin için de benzer şeyler söylenebilir. Kullanımı için verilen siyasal karar olumlu bulunabilir, ama geçmişte benzer kararlar iletişim alanını gelişiminde sanıldığı kadar olumlu sonuç vermemiştir. Televizyon alıcıları üretilmekte, ama teknolojik gelişme sağlayacak araştırmalara rastlanmamaktadır. Teknolojinin üretilmediği bir toplumda, üretimle araştırma arasındaki bağın kurulması çok güçleşmektedir.
2. Türkiye’de izlenen politikalar ekonomik ve siyasal bağımsızlık anlayışını ortadan kaldırmış, dışa bağımlılığı güçlendirmiştir. Bu politika soru sormayı ve yaratıcılığı ortadan kaldırmaktadır. Ekonomide bağımlılık, siyaset ve bilimde de bağımlılığı arttırmaktadır. Düşünmek ve yaratmak yerine üretilmiş, paketlenmiş mallar/düşünceler tüketilmektedir.
3. Bağımlılık tereddütleri, ilkesizlikleri beraberinde getirmektedir. Önceden tartışılmış, belirlenmiş politikalar yerine anlık, değişken, tutarsız uygulamalar ön plana çıkmaktadır. Batı bloku içinde yer almak, A.B.D.’ye koşulsuz bağlılık gibi algılanıp uygulanınca, ülkede farklı düşünce ve uygulamalara izin verilmediği gibi, marjinal, aykırı görüşlerin mevcut siyasal, toplumsal sistemi düzeltmeye yardım edici öneri ve eleştirileri de geri plana itilmektedir. Türkiye için son derece önemli olabilecek Unesco’nun Uluslararası Yeni İletişim Düzeni tartışmalarına katılıp yararlanmak yerine, bu konuda hazırlanan Mac Bride raporunun Türkçe yayınlanmasının geciktirilmesi bile bu kafa karışıklığının sonucudur.
4. Sözü edilen politikalarla bağlantılı biçimde Türkiye’de siyasal iktidarlar bilgi üretim süreci karşısında hep kuşkucu olmuşlardır. Üretimle bütünleşmediği, bu nedenle başından itibaren denetlenemediği için, genel olarak bütün araştırmalar, ama özellikle toplumsal gelişme sürecini anlamaya yardım eden araştırmalar Türkiye’de siyasal iktidarların endişe kaynağı olmuş, bilim dünyasını ürküten sert müdahalelere yol açmıştır. Bu özellik bugün tamamen ortadan kalkmamıştır. Doğal olarak bilimsel merakı ve bu merakın giderilmesi yollarını arama çabalarınının gelişimini engellemektedir.
Sözü edilen koşullar iletişim araştırmalarını da etkilemektedir. Bugün iletişimin tarihi önemli katkılara rağmen – S. İskit, S. N. Gerçek, M. N. Özön, O. Koloğlu, U. Kocabaşoğlu, H. Topuz, N. Yazıcı, M. Tunçay, C. Koçak- yazılmayı beklemektedir. Biyografi son derece azdır. Mesleklerin gelişimi -A. Gevgilili, N. Demirkent, S. Turhan, A. Asna’nın yazdıklarına rağmen- ve örgütlenme sorunları yeterince bilinmemektedir. İletişim alanının ekonomisi, ilan, reklam ve dağıtım konuları ilgi beklemektedir.
İletişim araştırmaları Batı’nın entellektüel egemenliği altındadır. Batı’dan alınan reçeteler işleri kolaylaştırır gibi görünse de öğretici ve kalıcı çalışmaların yapılmasını engellemektedir. Kimse Batı’daki çalışmaların bilinmesine, izlenmesine hatta benzerlerinin yapılmasına karşı değildir. Ama sadece güvenilir, kanıtlanmış bulunduğu için Batı kalıplarının izlenmesi ülkenin iletişim sorunlarını anlamaya ve açıklamaya izin vermemektedir. Kuşkusuz referans noktası Batı olunca, her yeni kuşak için Batı’da en son çıkan, gelişen yaklaşımlar/yönelimler önemli hale gelmektedir. Bunların neden, hangi amaçla, nasıl geliştirildiği önemsenmeden sadece görünür sonuçlarının aktarılması Türkiye’deki akademik geleneğin kurtulması gereken önemli özelliklerinden biri olarak görünmektedir.
İletişim alanında yapılan çalışmaların dağınık ve analiz yapmaya izin vermediğini söylemek şaşırtıcı değildir. Tamamen kişisel ve koşullara bağlı olarak yapılan çalışmalar sayıca da az olduklarından Türkiye’de dönemsel ayrımlar yapmak güçtür. Son on yılın değişen ve gelişen iletişim ortamı bile merakları yeterince tahrik etmiş görünmemektedir.
İletişim araştırmaları konusunda her şeye rağmen umutlu olmayı gerektirecek bir gelişme vardır. Bu farklı birikimlere sahip araştırıcılar alana gösterdikleri ilgidir. Bunların yeni dünya ve Türkiye koşullarında özgün çalışma yapma zorunluluğunu duymaları araştırmaları geliştirebilecek önemli bir etken gibi görünmektedir. Bu süreç önümüzdeki yıllarda özel ve kamu sektörünün araştırmaya göstereceği ilgiyle beslenecektir. Bu ilgiyi kanıtlar gelişmeler henüz sınırlıdır, ama Türkiye’de iletişimin bugünkü kadar önemli hale geldiği başka dönem olmamıştı. Herkes farklı nedenlerle alana ilişkin bilgilerin gelişimine katkıda buunacaktır. Ancak o zaman Türkiye’de iletişim araştırmalarının içeriklerine ilişkin ilginç değerlendirmeler mümkün olabilecektir.
Sonuç
20. yüzyılın sonlarında devletler, şirketler ve bireyler yeni bir dünya düzenini beraberinde getiren değişim rüzgarına kapılmışlardır. 21. yüzyıla geldiğimizde iletişim ve bilişim alanında ortaya çıkan teknolojik devrimin temel dayanağını ve gücünü oluşturan değişimle birlikte özellikle globalleşme olgusu dünya ekonomisinde de bir yeniden yapılanmayı gerekli kılmıştır.
Çok uluslu şirketlerin ve bunların arkasındaki güçlü ekonomilerin hakim olduğu çağımızda dünya ekonomisi, uluslararasındaki büyük bir rekabet yarışına sahne olmaktadır. Piyasa ekonomisinin dünya geneline yayıldığı ve devletin ekonomideki rolü ve payının sınırlanması yönündeki eğilimlerin arttığı günümüzde, ekonominin itici gücünü bireyler oluşturmakta ve uluslar arası rekabet yarışında ancak, bireye yatırım yapan, bilgi yoğun sanayiye dayalı, sağlıklı bir iktisadi yapıya sahip olan ülkeler yer alabilmektedir.
Türkiye de; küreselleşme, bölgeselleşme ve mega rekabetin önem kazandığı günümüzde piyasa-devlet işbirliği içinde hızlı bir ihracata dayalı-sanayileşme hamlesini gerçekleştirmek; böylece uluslararası rekabet gücünü arttırmak zorundadır. Bunun içinse, öncelikle, devlet ve piyasanın ekonomideki işlevlerinin yeniden tanımlanması gereği açıktır.
Kaynakça
Akman, Vedat (Der.), Gelecek Yüzyılın Gündemi, İstanbul: Rota Yayınları, Şubat 1999.
Aktan, Coşkun Can, Türkiye Dünyanın Neresinde? 1999, EGİAD Yayını, Ankara: Tükelmat A.Ş., 1999.
Aktan, Coşkun Can; Hüseyin Şen, Globalleşme, Ekonomik Kriz ve Türkiye 1999

iletisim_turkiye

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.