Öyküleyici Anlatımın Öğeleri Hakkında Kısa Bilgi

Öyküleyici Anlatımın Öğeleri Hakkında Kısa Bilgi

1. OLAY
En az iki kişinin veya iki kişi yerine geçen kavram veya varlığın
yakınlaşması, karşı karşıya gelmesi veya çatışması sonucu ortaya
çıkan eyleme “olay” denir.
Öykülemede olay, bir sahneden başkasına zincirleme olarak
geçer. Olayın başlaması ve gelişmesi olay ögesi ile sağlanmış
olur. Bir eylemin başka eylemleri oluşturması sonucu
ortaya çıkan eylem zincirine ise “olay zinciri” ya da “olay
örgüsü” denir.
Olay zinciri; günlük, anı, gezi yazısı, mektup gibi kişisel yaşamı
konu alan öğretici metinlerde karşımıza çıkar.
Yazar yaşadıklarını, gündelik hayatta yaşanan olayları kaleme
alırken bir olay örgüsünü değil, birbiri ardınca devam
eden olay zincirini aktarır. Olay zincirinde yazarın amacı okuyucuya
estetik bir zevk vermekten çok onu bilgilendirmektir.

olay_orgusu

Bizi Stockholm’de Uludağ havası gibi saydam, tertemiz bir gökyüzü
karşıladı. Vakit akşamın onu idi. Her yan gündüz gibi aydınlık.
Saat on bir oldu, sokakta gazete okuyabiliyordunuz. Hani ‘İngiltere
İmparatorluğu’nda güneş batmaz.’ diye bir laf vardır ya, yaz
aylarında İsveç’te de güneş kolay kolay batmıyor. Ancak on ikiye
doğru hava karardı. Elektrikler yandı. Yol yorgunu olduğum için
bir banyo yapıp kendimi yatağa attım. Günlük güneşlik şıkır şıkır
güne uyandım. Saatime baktım ki gecenin üçü. Kışın gündüzsüz
geceler, yazın gecesiz gündüzler ülkesi olan İsveç’in bu enlem
şakasına aklınız yatsa da başka türlü bir koşullanmanın ürünü
vücudunuz şaşkınlıktan bir türlü kurtulamıyor. Sabaha kadar
daha doğrusu bizim alışageldiğimiz saatin yedisinde başlaması
gereken sabaha kadar sağdan sola dönüp duruyorsunuz. Bir geç
kalmışlık kompleksinden bilinçaltınızı kurtaramıyorsunuz.”
“Düşsem Yollara Yollara” adlı gezi kitabından alınan bu metin
parçasında Haldun Taner, İsveç gezisinde gördüğü Stockholm’ü
anlatıyor. Taner, gördüklerini edebi bir zevk vermekten çok olay
zinciri içaktarıyor.
Olay örgüsü ise edebi metinlerde (roman, öykü, tiyatro…)
bütün ögelerin (kişi, mekân, zaman) bir tema çevresinde bir
araya gelerek düzen oluşturmasıdır.

Edebi metinlerde karşımıza çıkan olaylar, gerçeğin bire bir
aynısı değil kurmaca yani hayalidir. Gerçeğin sanata dönüştürülmüş
hâlidir.
Anlatılanlar hiçbir zaman öğretici nitelikli metinler gibi kesin
yargılara ve sonuçlara götürülmez. Temelde kurmaca
metnin, öğretici metinden farkı “neyin sunulduğu değil, nasıl
sunulduğu, nasıl bir ortamda, nasıl bireysel bir duyarlılıkla
sunulduğu” sorusunda ortaya çıkar.
Öykülemede olay örgüsü belli bir plana göre sıralanır. Eylemlerin
etki-tepki, neden-sonuç ilişkisi içinde, mantık çerçevesine
göre birbiri ardınca sıralanması söz konusudur. Bu
sıralanışta okurda merak duygusu kamçılanır, okurun olaya
ilgi duyması ve metni kolay algılaması sağlanır.

“Bir yılbaşı gecesi halkevinde toplantı var. Davetliler grup grup
geliyor. Okul müdürleriyle beraber oturan öğretmen yardımcısı
Nihal, kapının her açılışında heyecanlanıyor. Birini beklediği her
hâlinden belli. Kapı açılıyor. Nihal dönüp bakıyor, kaymakam annesiyle
geliyor. Nihal üzülüyor. Kapı bir daha açılıyor. Malmüdürü,
eşi, henüz okula yeni başlayan kızları görünüyor. Nihal sabırsızlanıyor.
Acaba nerede kaldılar? Fakat vakit daha erken. Saat sekiz
buçuk bile değil. Nihal saatine bakmıyor ki. Hep kötü ihtimaller
düşünüyor: Ya gelmezlerse? Sakın ani bir hastaları çıkmasın? Yahut
beklenmedik bir kaza?”
Öykünün derece derece gelişimi bir bekleyişe bağlanmış.
Nihal’in zihninde oluşan sorular, daha başlangıçta eylemi (olayı)
sağlayan noktalar olmakta. Bu soruların çözümü öyküyü
oluşturacak, bölümleri birbirine ilişkili olarak bağlayacaktır.
Öykülerdeki her olay, gerçekte insanın tutkuları, özlemleri,
düşleri ya da istekleridir. Bu açıdan her olay bir sorunu da
beraberinde getirir. Bu sorun insanın insanla, insanın doğayla,
insanın toplumla ya da insanın kendisiyle olan çatışmasıdır.
Metinde olay kahramanı genelde bir engelle karşılaşır ve
bu engel bir çatışmayı doğurur. Öykünün ilk satırından son
satırına kadar okurun ilgisini ayakta tutan da bu çatışmadır.
Bu ilginin oluşumunda temel unsur ise metnin “tema”sıdır.
Tema, metindeki çatışmanın yani temel duygu ve düşüncenin
en kısa ifadesidir. Tema; bağlam, kişi, zaman, ifade ve
anlatma biçimiyle sınırlandırılarak somutlaştırılır.
Temalar (izlek) çok çeşitlidir. Aşk, ölüm, doğa, kader, mutluluk,
gençlik, hayranlık, umut, sevgi, özgürlük, vatan, aile, yozlaşma
gibi temalar tarihin ilk çağlarından beri tema olarak ele alınmaktadır.

olay_orgusu1

Kİşİ (şAHıs KAdrOsu)
Kişi, öyküleyici anlatımla oluşturulmuş edebi metinlerde olayları
yaşayan “kahraman”dır. Eserin temasına, iletilmek istenen duygu
ve düşünceye uygun özelliklere sahip kahramandır.
Her öykü neyi anlatırsa anlatsın insansız olmaz. Çünkü
edebî metinlerin ana işlevi insanı insana tanıtmaktır. Bu tanıtım
da bir olay içinde olacaktır.
Denilebilir ki öyküde insansız bir olay düşünülemeyeceği
gibi olayın dışında kalmış bir kişi de düşünülemez. Bu nedenle
olay gibi insan da öykünün başat (temel) ögelerinden
biridir.
Yazarın, düş gücüyle tasarlayıp yarattığı kurmaca dünyanın
kişileri de kurmaca kişilerdir. Gerçek yaşamdaki kişilerin bire
bir aynısı değildir. Ancak yazar, yarattığı bu kişilerin gerçek
yaşamdaki kişilere de benzerlik ya da uyum göstermesine
dikkat eder. Bu sayede okur, eser kişilerini her an karşılaşabileceği
türden kişiler olduğu duygusunu yaşar. Çünkü yaratılan
bu kişilerin de bizler gibi düşünceleri, olaylar karşısında
tutum ve davranışları vardır.
Yazar, anlattığı olaya göre eser kahramanlarını insan dışındaki
varlıklardan da seçebilir. Yeri geldiğinde hayvanlar,
bitkiler, nesneler, olağanüstü varlıklar de edebi bir eserin
kahramanı olabilir.
“Bir gün tüm canlılır; Tanrılar Tanrı’sı Zeus’un katında toplanmış.
Her canlı, Tanrı’nın kendisine bağışladığı üstün gücü, üstün
yanı kendince dile getirmiş.
Kuşlar, şahinler, kartallar, atmacalar, kırlangıçlar, tarla ve çayır
kuşları var güçleriyle ötmüş, şöyle demişler:
– Şu evrenin en güçlü yaratıkları bizleriz. Tanrı bize kanat verdi.
Diledik mi yüce yüce dağları aşar, büyük büyük denizleri
geçeriz. Canımız nereyi çekerse oraya uçar, orada yaşarız. Kışı
başka bir yerde, yazı başka bir yerde geçirebiliriz. Bizim üstün
yanımız, uçabilme gücümüzdür.
Böyle söylemiş, ardından da havalanıp uçmuşlar.
Aslanlar, kaplanlar, panterler, leoparlar türünden hayvanlar
söz almış, uluyup kükreyerek şöyle demişler:
– Bizim kanatlarımız yok, uçamayız; buna gereksinme de duymayız.
Bizim gücümüz, üstün yanımız dişlerimizden, yırtıcılığımızdan
gelir. Hiç kimse bizimle boy ölçüşemez.

Böyle demiş, çalımlı çalımlı geldikleri yerlere dağılmışlar.
Söz sırası atlara, geyiklere, karacalara, zebralara, ceylanlara gelmiş.
Demişler ki:
– Tanrı’nın bize bağışladığı en büyük güç, bacaklarımızdır. Bir koşmaya
başladık mı dere tepe, dağ bayır demeyiz. Yeller bile bizimle
yarışamaz.
Böyle demiş, ortalığı toza dumana katıp dağılmışlar.
Arıdan karıncaya, karıncadan kelebeğe, kelebekten uçuçböceğine
değin tüm canlılar üstün yanlarını dile getirmişler. İnsanoğlu,
bütün bunları dinlemiş, bir eksiklik, bir zayıflık duymuş. O zaman
Tanrılar Tanrı’sı Zeus’a şöyle yakınmış:
– Bakıyorum, tüm canlılar içinde en zayıfı, en güçsüzü benim. Kimine
hız, kimine güç, kimine sezgi ve sabır verdin. Her birine üstün
bir yan verdin; her birini ayrı bir güçle donattın. Ya bana? Bana
hiçbir şey ama hiçbir şey vermedin. Çırılçıplak, güçsüz ve zayıf bıraktın
beni.
Tanrılar Tanrı’sı güçlü Zeus, insanoğlunun bu yakınmalarını dinlemiş.
Sonra şöyle demiş ona:
– Sana ne bağışladığımı görmüyor musun? En yüce, en büyük
armağanı sana verdim. Her şeyin başı aklı verdim sana. Akılla
birlikte düşünme, tasarlama, anlama ve anlatma gücünü verdim.
Bundan daha üstün bir güç yoktur şu koca yeryüzünde. Sen, sana
bağışladığım bu yüce gücü, akıl gücünü kullanırsan tüm canlıların
üzerinde egemenlik kurarsın. Kuşlardan daha hızlı uçar, karacalardan
daha hızlı koşarsın.
Tanrı Zeus, böyle deyince insanoğlu kendi payının hepsinden üstün
olduğunu, yakınmasının yersiz olduğunu anlamış.”

Parçada görüldüğü üzere eser kahramanları olağanüstü bir varlık
olan Tanrılar Tanrı’sı Zeus, hayvanlar ve de insanlar.
Edebi (sanatsal) metinlerde kişiler gösterdikleri özelliklere göre
ikiye ayrılır: Tip ve karakter.
Tip, içinde bulunduğu belli bir sınıfın ya da düşüncenin genel
özelliklerini yansıtan, bunları abartılı olarak kendinde
toplayan kişidir. Bu yüzden tipler gündelik yaşamda rastlanılan
sıradan insanlara benzemez. Çünkü tipler, birtakım
davranış ve özellikleri abartılmış kişilerdir. Bir bakıma aynı
özelliği, değişmeden sürdürürler.
Tipler, hangi ortamda olurlarsa olsunlar, ne yaparlarsa yapsınlar
her zaman tek bir düşüncenin sembolü olmuştur. Sivrilen
bir yönün öne çıkarılmasıyla oluşturulmuş insan figürüdür.
“Tip”te bir insanın kendine özgü özellikleri yoktur, o temsil
ettiği sınıfın ya da tüm insanların ortak özelliğini kişiliğinde
toplamış kişidir. Örneğin köylü, memur, eşkıya, imam ait oldukları
sınıfı temsil eden tiplerken mirasyedi, cimri, kahraman
ya da korkaklığıyla esere yansıyan tipler ise evrensel
özellikleri temsil eden kişilerdir.
Destan (Alp Er Tunga, Oğuz Kağan…), masal (Keloğlan,
Alaaddin, Pamuk Prenses…), Gölge Oyunu (Karagöz ve
Hacivat), halk hikâyelerindeki (Ferhat ile Şirin, Köroğlu, Dadaloğlu…)
kişiler birer tiptir.
Tanzimat Dönemi romanlarındaki
çoğu kahraman birer tip olarak karşımıza
çıkmaktadır. Örneğin Recaizade
Mahmut Ekrem’in “Araba
Sevdası”nda karşımıza çıkan Bihruz
Bey, mirasyedi bir tiptir.
Fransız edebiyatının büyük isimlerinden
Moliere’in “Cimri”sinde yer
alan kahraman Harpagon ilk tip örneklerinden
biridir.
“Asaf Akçıl, gümrükte memurdu. Elli elli beş yaşlarında tahmin
edilirdi. Epey iri ve hantal bir vücudu vardı. Oldukça garip ve gülünç
bir şekilde giyinirdi. Tepesi dımdızlak açıktı. Her gün sinekkaydı
tıraş olurdu. Yıllardan beri yenilemediği kravatı çenesinin
altında bir düğüme benzerdi. (…)
Asli maaşı 35 lira idi ve dairede yirmi üç yıl çalışmasına rağmen
bilinmez neden, resmi sebep olarak kadrosuzluktan bir türlü üst
derece ve maaşa terfi edememişti. Son terfisinin üstünden tam
altı yıl geçmişti. Asaf Akçıl, tabii şikâyetçiydi. Bu şikâyeti her memurun
yükselmeye olan hırsı yüzündendi.”
Bu parçada Asaf Akçıl, bir tip olarak verilmiş. Kahramanın kendine
özgü, ayırıcı yanları değil; sadece hayali gerçekleşememiş
bir memur olması gibi genel özelliği ortaya konmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.