Haçlı Seferleri Hakkında Kısa Bilgi

Haçlı Seferleri Hakkında Kısa Bilgi

Islâm düsmani papalarin Kudüs’ü müslümanlari hakimiyetinden kurtarmak ve müslümanlari Anadolu ve Avrupa’dan atmak gayesiyle baslattiklari seferlere verilen âd.
Islâmiyetin hristiyanligin aksine büyük bir süratle yayIlmasi, müslümanlarin Suriye, Filistin ve Anadolu’ya hakim olarak Iznik’in baskent oldugu yeni bir devleti kurmalari, hristiyan aleminin dini lideri papayi ve hristiyanligin hâmîsi olarak kabul edilen Bizans Imparatorunu ciddi bir sekilde endiselendiriyordu. Bu yüzden hem Islâmiyetin yayilisini durdurmak hem de sosyal ve ekonomik sIkinti içinde olan Avrupa’yi bu durumdan kurtarmak için Bati Avrupa’da Vatikan kilisesinin önderliginde yogun bir faaliyet baslatildi. Papa II. Urbanus Hz. Isa’nin dogum yeri olan Kudüs’ün ve kutsal saydiklari makamlarin müslümanlar tarafindan kirletildigini, Kudüs’e giden hristiyan haci adaylarina zulüm ve iskence yapildigini öne sürerek böyle mukaddes bir beldenin müslümanlarin baskisindan kurtarIlmasi için bütün hristiyanlarin canla basla seferber olmalari gerektigini söyleyerek halki sefere katIlmalari için tahrik ediyordu. Halbuki uzun süredir bu kutsal topraklar hristiyan haci adaylari tarafindan ziyaret ediliyor, bu konuda onlara engel olunmak söyle dursun yardim bile ediliyordu. Filistin’de kendilerine ayrIlmis hastaneleri, kilise ve manastirlari hatta kütüphaneleri bile vardi. Öte yandan Bati Avrupa’da halkin içine düsmüs oldugu ekonomik kriz ve sIkintidan da ancak dogunun baharat yollarinin ele geçirIlmesiyle kurtulabilecegi söylenerek halk bu sefere katIlmaya tesvik ediliyordu. Bütün bu gayelerin gerçeklesmesi de ancak hristiyan aleminin yek vücut halinde hareket etmesiyle mümkün olabilirdi.
Birinci Haçli Seferi:
Papa II. Urbanus 18-28 Kasim 1095 tarihleri arasinda bütün Bati Avrupa’nin ileri gelen din adamlarinin katildigi bir toplantida bu büyük harekâta süratle hazirlanmalari gerektigini hatirlattiktan sonra Ilk büyük haçli kafilesinin harekete geçmesini temin etmistir. Ertesi yil yani 1096’da Pierre L’Ermitte adli bir kesisin idaresinde heyecanli fakat disiplinsiz bir haçli kitlesi düzensiz bir vaziyette Belgrat, Nis, Sofya, Filibe ve Edirne yoluyla Istanbul’a gelmis ve 6 Agustos 1096’da Bizans Imparatoru Alexios Kommenos tarafindan Anadolu yakasina geçirIlmistir. Savas disiplininden uzak bu haçli kitlesi Eylül 1096’da Anadolu Selçuklu Sultani I. Kiliç Arslan tarafindan bozguna ugratIlmistir.
Bu haçli sürülerinin Kiliç Arslan tarafindan imha edIlmesi üzerine Avrupa’da prensler, dükler ve zirhli askerlerden olusturulan ordularla yeni bir hareket baslatIlmistir. Birincinin aksine tam bir disiplin içinde bulunan bu ordular savas kabiliyeti yüksek sövalyelerden olusuyordu. Meshur kontlarin idaresinde dört kol halinde harekete geçen yeni haçli kuvvetleri 1097’de yine Imparator Alexios tarafindan Anadolu’ya geçirildi. Mayis 1097’de Iznik’i kusatan Haçlilar müstahkem surlarla çevrili sehri sIkistirmaya basladilar. Anadolu Selçuklu Sultani Kiliç Arslan bu sirada Malatya’da bulunuyordu. Üstün haçli kuvvetleri karsisinda basarili olamayacaklarini anlayan müslüman askerler sehri Bizans kumandani Butumites’e teslim etmek üzere müzakerelere basladiklari sirada Kiliç Arslan gelince teslimden vazgeçerek haçlilarla kanli bir mücadeleye girdiler. Selçuklu sultani I. Kiliç Arslan ordusunu Iznik hIsari önündeki ovada savasa soktu. Çok çetin geçen bu çarpismalar sirasinda her Iki tarafin da agir kayiplari oldu. Sonunda Kiliç Arslan Iznik’i kendi mukadderatina birakarak haçlilari daglik bölgelerde ve geçitlerde sIkistirmak gayesi ile geri çekildi. Haçlilar siddetli hücumlar sonunda Iznik’i ele geçirerek Bizans’a teslim ettiler.
(19 Haziran 1097). Kiliç Arslan böylece yalniz baskentin degil oradaki asker ve hazinelerini de kaybederken haçli kuvvetleri de Eskisehir istikametinde ileri harekâta devam ettiler. 30 Haziran 1097’de Eskisehir ovasinda Haçlilari tekrar sIkistiran Kiliç Arslan arkadan yetisen zirhli birlikler karsisinda geri çekIlmek zorunda kaldi. Anadolu içlerine çekilirken de muhtelif yörelerdeki Türk birliklerini kendisine katIlmaya çagirdi. Bu arada Danismend Gazi ve Kayseri bölgesi emiri Hasan ile ittifak yapti.
Haçlilar Eskisehir ovasinda birkaç gün dinlendikten sonra Bizanslilarin tavsiyesine uyarak Konya’ya dogru yola çiktilar. Türk birlikler zaman zaman yaptiklari baskinlarla Haçlilara agir kayiplar verdirdiler. Hâçlilar Agustos ortalarinda Konya’ya varip Meram’da bir süre dinlendikten sonra Eregli’ye hareket ettiler. Kiliç Arslan bu sirada tekrar haçlilarin karsisina çikti fakat savasa girmeye cesaret edemedi. Haçlilar Eregli de Iki kola ayrildilar. Bir kismi Kilikya istikametinde yola devam ederken büyük bir bölümü de Kayseri’ye yöneldi. Emir Hasan yol boyunca Haçlilarla kahramanca savastiysa da müslümanlarin Kayseri’yi bosaltmalarina engel olamadi. Haçlilar Kayseri’yi geçip Göksün ve Maras yoluyla Antakya’ya dogru ilerlediler.
Ana Haçli ordusu Konya Eregli’sine vardigi sirada Kilikya’ya giden Baudouin de Boulogne, Maras’ta birlesik haçli ordusuna katIlmis ve daha sonra Antakya istikametinde ilerleyen ordudan tekrar ayrilarak Urfa bölgesine gitmistir. Telbâsir’de bulundugu sirada kendisine yapilan davet üzerine Urfa’ya hareket etmis ve 10 Mart 1098’de Urfa Haçli Kontlugu’nu kurmustur. Antakya’ya varan haçli kuvvetleri ise burçlardan birini korumakla görevli Ermeni asilli Firûz ile anlasarak 3 Haziran 1098’de sehri isgal etmisler ve burada Antakya prensligini, kurmuslardir.
Haçlilarin Suriye bölgesine inmeleri ve müslümanlarin mallarina ve canlarina kastetmeleri sebebiyle beliren hosnutsuzluk üzerine halife Mustazhir Sultan Berkyaruk’a bir elçi gönderdi ve ordularinin gücü kuvveti artmadan haçlilara karsi cihad için gerekli hazirliklarda bulunmasini Istedi. Berkyaruk da askerlerine “Amîdu’d Devle ile birlikte cihada çikmalarini emretti (491/1097-1098). Hille Arap emîri Sadaka da ayni maksatla harekete geçti ve öncü birliklerini Enbar’a gönderdi. Fakat haçlilarin çok büyük bir orduya sahip oldugu duyulunca müslümanlarin cesareti kirildi. Bu durum Franklarin Suriye’de iyice yerlesmeleri ve daha ileri bir harekâta devam ederek Kudüs’ü isgal etmeleriyle neticelenecektir.
Kudüs, Tâcu’d-Devle Tutus’un hâkimiyetinde idi. Bilâhere Artuk oglu Sokman’a ikta’ etmisti. Haçlilarin Antak ya’yi isgalini ve bütün müslümanlari kiliçtan geçirmelerini firsat bilen Fâtimîler Efdal b. Bedru’l-Cemâlî’nin komutasinda gönderdikleri ordu ile Kudüs’ü muhasara ettiler ve manciniklarla tas yagmuruna tuttular. Sehri kirk gün koruyan Artukoglu 0l-Gazi ve Sokman sonunda Kudüs’ü onlara teslim etmek zorunda kaldilar.
Haçlilar Antakya’dan sonra asil hedefleri olan ve Fâtimî emîri 0ftihâru’d devle tarafindan idare edilen Kudüs’e yöneldiler. Aç ve per Isan bir halde olan bu kutsal sehri günlerce muhasara ettiler. Nihayet 15 Temmuz 1099 tarihinde ele geçirdiler. Bir kisim müslümanlar Mihrab-i Davud’a siginip 3 gün mücadele verdiler, fakat daha sonra eman ile teslim olmak zorunda kaldilar. Franklar Mescid-i Aksâ’da yetmis bin müslümani kiliçtan geçirdiler. Altin ve gümüs kandillere, sayisiz denecek kadar degerli esyaya sahip oldular. Böylece hedeflerine ulasan haçlilar Kudüs’te Lâtin Devleti’nin Ilk kralligini kurdular.
Bu müslüman katliami karsisinda Kadi Ebu Sa’d el-Herevî baskanliginda Suriye’den gelen heyet müslümanlarin acikli vaziyetlerini gözler önüne serip yardim diledi. Halife gözleri yasartan ve gönülleri ürperten bu durum karsisinda Kadi Ebu Muhammed ed-Damagânî, Ebu Bekr es-Sasî, Ebu’l-Kasim ez-Zencânî, Ebu’l-Vefâ b. Ukayl, Ebû Sa’d el-Hulvânî, Ebu’l-Hüseyn b. Semmâk’i emirleri ve mü’minleri cihada tesvik etsinler diye gönderdi ise de çogu yaslilik ve hastaligim bahane etti. Bunlardan Ebu’l-Vefâ, Ebû Sa’d el-Hulvânî ve Ebu’l-Hüseyn Hulvân’a geldiklerinde Sultan Berkyaruk’un veziri Mecdu’l-Mülk’ün katledildigini duyup geri döndüler. Böylece bu hayirli tesebbüsten de hiç bir sey elde edilemedi. Sultan Berkyaruk ve digerleri taht kavgalarindan firsat bulup da bu konularla ilgilenemediler.
Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethettigi zaman hristiyan halka can ve mal emniyeti, din ve vicdan hürriyeti tanidigini ve onlara nasil Islâmî ve Insanî bir muamelede bulundugunu bilenlerin onun bu âlicenap hareketiyle hristiyanlarin Kudüs’ü isgal ettikleri zaman sergiledikleri vahsice davranislari birbirleriyle mukayese ederek Hz. Ömer’in bu asilce davranisi karsisinda saygi ile egIlmeleri gerekir. Ama bu gibi olaylar Islâm’in ve müslümanlarin merhametli davranislari ile Islâm düsmanlarinin gaddarca tavirlarinin karsilastirmak arasinda son derece önemlidir.
Ikinci Haçli Seferi:
Atabeg 0m adeddin Zengi’nin 1144’te Urfa’yi fethi bütün Avrupa’da çok büyük yanki uyandirdi. Islâm dünyasinin bagrina bir kama gibi saplanan Urfa Haçli Kontlugu’nun yIkilmasi ve Urfa’nin tekrar Islâm topraklarina katIlmasi müslümanlari büyük bir sevince bogarken hristiyanlari da ayni sekilde üzüntüye sevketti. Urfa’yi üs olarak kullanip el-Cezire ve Suriye’deki müslüman halka zulüm ve iskence eden hristiyanlar Aziz Bernard’in tesvikleri ve Papa III. Eugenius’un 1145 tarihli fermaniyla yeni bir haçli seferi için hazirliklara basladilar. Papanin çagrisi üzerine Fransa krali VII. Louis ile Alman Imparatoru III. Konrad bu sefere katIlmaya karar verdiler ve 1147’de ayri ayri hareket ettiler. Konrad Dorylaion yakinlarinda Anadolu Selçuklu sultani I. Mesud’a maglup olarak sIkinti içinde yoluna devam etti. Kral Louis de Antakya üzerinden Kudüs’e hareketle burada Konrad ile bulustu. Iki haçli lideri Sam’a sardirmaya karar verip 50.000 kisilik büyük bir orduyla harekete geçtiler. Sam âtabegi Emir Üner, Musul atabegi Nureddin Zengi’den yardim Istedi. Bir müddet Sam’i kusatan haçlilar hiç bir basari elde edemeden geri döndüler. Böylece Ikinci haçli seferi hedefine ulasamadan sona erdi (1148).
Üçüncü Haçli Seferi:
Büyük Islâm mücahidi Salâhaddîn-i Eyyûbî’nin Misir’da hâkimiyeti ele geçirerek Fâtimi devletine son vermesi haçlilar için de agir bir darbe olmustu. Salahaddin 1187’de Hittin’de kral Guy de Lussignan’i maglup etmis ve Gerçek Haç’i ele geçirmisti. Haçlilar Islâm dünyasina geldikleri tarihten beri böyle agir bir darbeye maruz kalmamislardi. Salâhaddin-i Eyyubî bu savasta Kudüs haçli kralligina bagli kuvvetlerin büyük bir kismini imha etmis oldugu için ciddi bir mukavemetle karsilasmadan Taberiyye, Nâsira, Nablus, Akkâ, Hayfa, Sayda, Cübeyl ve Beyrut’u, 4 Eylül 1187’de de Askalan’i zaptetti. 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü muhasara etmeye basladi ve 2 Ekim 1187 Cuma günü (27 Receb 583) Mirac gecesinde fethetti. Bu zafer Islâm âlemini hakli olarak büyük bir sevince bogdu. Salahaddin-i Eyyubî de tipki Hz. Ömer gibi esir alinan hristiyan ahaliye sefkat ve merhametle muamele etti. Sehirdeki haçlilar fidye ödeyerek kurtuldular. Fakirlerden hiçbir fidye alinmadan diledikleri yere gönderildi. Kadinlara, çocuklara ve hristiyan din adamlarina her türlü kolaylik gösterildi. Iste Seksen sekiz yil önce Kudüs’e giren haçli zalimlerinin davranisi ile Selahaddini Eyyûbî’nin davranislari arasindaki fark Iki ümmet arasindaki farktir.
Kudüs’ün fethi ve Haçli hakimiyetindeki bir çok sehrin müslümanlarin eline geçmesi Avrupa’da tepkiyle karsilandi ve Papa VII. Gregorius’un çagrisiyla Kudüs’ü kurtarmak amaciyla yeni bir sefer için hazirliklara baslandi. Çagriya Ilk katilan Sicilya krali Guglielmo 1189’da baslatilan sefere katilamadan öldü. Papaligin tahrIkiyle Alman Imparatoru Friedrich Barbarossa, Fransa krali Phlippe Auguste ve Ingiltere krali Arslan Yürekli Richard ile Italyan sehir devletleri de gemileriyle bu sefere katildilar. Haçlilar bu seferde sahip olduklari muazzam donanma sayesinde Selahaddin’e karsi uzun süre mukavemet edebildiler. Kral Philippe ile Richard 1191’de Akkâ önlerinde bulusup sehri muhasara ettiler. Haçlilar karsisinda tutunamayan Akka emiri teslim oldu (1191). Bu arada kral Richard ile anlayasamayan Philippe ülkesine döndü. 1192’de Yafa ile Sur arasindaki sahil seridi Franklara birakilarak 3 yil 8 aylik bir anlasma imzalandi. Üçüncü Haçli seferinde haçlilarin yegane kazanci Kibris’i elegeçirmeleriydi. Haçlilar daha sonra burayi önemli bir üs olarak kullandilar.
Dördüncü Haçli Seferi
Dördüncü haçli seferinin amacindan saptirildigini gören Papa bu düsüncenin bütün Hristiyan alemine yayılmasindan korkarak yeni bir sefer için kollari sivadi. Halk arasinda haçli seferlerine katIlma arzusu bütün siddetiyle devam ediyordu. 1212 yilinda binlerce çocuk ayni düsüncelerle sefere katIlmisti. Bunun üzerine Papa III. Innocentius 1215 tarihinde yeni bir sefer için çagrida bulundu. Kutsal Roma Germen Imparatoru II. Friedrich de bu sefere katIlmaya söz vermisti ancak daha sonra ülkesinde kalmasi uygun bulundu. Papa’nin bu seferi gerçeklestirebIlmesi için önemli miktarda paraya ihtiyaci vardi. Venedik ve Cenova’ya müracaat ederek yardim Istedi. Onlar ancak Misir’a bir sefer düzenlenirse para yardiminda bulunacaklarini söylediler. Maksat dini olmaktan çok ticârî bir hüviyet kazanmisti. Uzak Dogu’ya giden ticaret yolunun Misir ve Kizil Deniz’den geçmesi sebebiyle bu yöreye hâkim olmak istiyorlardi. 1218’de Kudüs kralliginin yasal varisi Jean de Brienne önderliginde yola çiktilar. 1219’de Dimyat’i isgal ettiler. Bir Fransiz birligi de Anadolu istikametinde yola koyuldu. Eyyûbiler endiseye kapilarak Kudüs’ü teslim etmeye razi olduklarin bildirdi ve baris talebinde bulundular. Fakat papalik elçisi buna yanasmadi ve 1221 Temmuzunda Kahire’ye dogru hareket etti, fakat Nil’i geçemedi. Eyyubî hükümdari el-Melikü’l-Kâmil haçlilari Dimyat’tan uzaklastirmayi basardi. Neticede haçlilar daha kötü sartlarda bir anlasmayla razi oldular (1221). Bu sefer papaligin önderliginde düzenlenen son haçli seferi oldu.
Altinci Haçli Seferi:
Bu haçli seferi karakter bakimindan digerlerinden farkliydi. Papa, III. Honorius Kutsal Roma Germen Imparatoru II. Friedrich’i Kudüs’ü elegeçirerek orada krallik tacini giymeye tesvik etti. 1227 yilinda sefere çIkilmak üzereyken salgin bir hastalik yüzünden bundan vazgeçildi ve geri dönüldü. Yeni Papa IX. Gregorius Imparatorun hastaligi bahane ederek geri dönmesinden hoslanmadi ve onu aforoz etti. Bunun üzerine II. Friedrich papaliktan ayri olarak kendi basina Misir’a hareket etti. Eyyûbi hükümdari dahili mücadeleler yüzünden haçlilarla ciddi olarak mücadele edemedi. II. Friedrich ile anlasarak Kudüs, Nâsira ve Beytüllahm’i haçlilara teslim etti (1229). el-Melikü’l-Kâmil’in bu davranisi Islâm alemini üzüntüye bogdu. Salâhaddin-i Eyyûbi’nin binlerce sehit vererek fethettigi bu mukaddes beldeyi onlara teslim etmesi ihanet olarak kabul edildi. Nihayet el-Melikü’s-Salih devrinde sehir yeniden müslümanlar eline geçti (1246).
Yedinci Haçli Seferi:
Fransa krali IX. Louis yeni bir sefer arzusundaydi. Papa IV. Innocentius da onu destekledi ve 1245’te hristiyan lara yeni bir çagrida bulundu. Kral Louis Fransiz ve 0ngilizlerden olusan bir orduyla yola çikti (1248). Eylül ayinda Kibris’i alip Misir’a dogru yola çikti. 1249’da Dimyat’i zaptettiler. Robert de Artois adli haçli kumandani Mansûra’ya bir sefer düzenlediyse de yenilip geri çekildi. Daha sonra bizzat Kral Louis Kahire üzeri ne yürüdü fakat Islâm ordusuna yenilerek Turansah’a esir düstüyse de serbest birakildi.
Sekizinci Haçli Seferi:
Mogollari Aynicâlut’ta agir bir bozguna ugrattiktan sonra Kutuz’u öldürerek tahta geçen Baybars Haçlilara karsi yogun bir kampanya baslatti. 1265’te Kaysâriyye, Hayfa ve Arsuf’u, ertesi yil Galilea’yi, 1268’de Antakya’yi ele geçirdi ve 1271’de Haspitalier sövalyelerinin karargâhini zaptetti. Bu gelismeler Avrupa’da büyük yanki uyandirdi. IX. Louis yeni bir sefer için hazirliga basladi ve 1270’de Tunus’u isgal etmek gayesiyle harekete geçti. Onun yolda ölümü üzerine Prens Edward kumandasindaki haçlilar basari saglayamadilar. 1289’da Trablussam, 1291’de de haçlilarin son kalesi Akkâ düstü. Papa IV. Nicholaus ve halefleri dogudaki hristiyanlara yardimci olmak amaciyla tesebbüse geçtilerse de sonuç alamadilar. Fransa ile Ingiltere aralarindaki çekismeler yüzünden bu hareketi yeterince destekleyemediler. Üstelik Avrupa ekonomik açidan da giderek zayif düsmüstü. Haçli seferleri daha sonraki asirlarda devam etmekle beraber bunlarin gayesi artik kutsal topraklari elegeçirmek degil Avrupa’daki Osmanli ilerleyisini durdurmakti.
Osmanlilarin Balkanlara girip Bulgaristan’i ve Sirbistan’in bir kismini ele geçirmesi üzerine bütün Avrupa Hristiyan dünyasi hazirladigi birlesik ordularla Osmanlilar üzerine saldiriya geçtiler. Kurulan Balkan ittifakiyla Bulgarlar, Sirplar, Macarlar, Arnavutlar ve Ulahlar Kosova’da müslümanlara saldirdilarsa da büyük kayiplar vererek geri çekildiler. Fakat birkaç yil sonra Balkan ittifâkina katilan milletlere ek olarak Fransiz, Italy an ve 0ngilizlerin de yer aldigi büyük bir Haçli ordusu daha harekete geçip Balkanlarda müslümanlara saldirdi. Nigbolu’da meydana gelen s avasta Haçlilar büyük bir bozguna ugratildilar.
Günümüze kadar devam eden Batililarin saldirilari I. Dünya savasinda Osmanliyi yikarak daha sonralari Kuzey Afrika ve Ortadogu’yu istila edip birçok küçük devletçikler kurarak emperyalist bir ruhla sömürmeye baslamislardir. Bütün bunlar yetmiyormus gibi Islâm dünyasinin merkezinde mukaddes Kudüs çevresinde Yahudi devletini kurmakla veya bu devletin kurulmasi için en büyük yardimi saglamakla haçli zihniyetlerini bir kez daha ortaya koydular. Filistin, Kesmir ve Afganistan’in isgali Kibris konusundaki tutumlari haçli zihniyetinin bir devami olarak yasanirligini sürdürmektedir.
65.Sayi

SON HAÇLI SEFERININ “MÜSLÜMAN” KILAVUZLARI

Biz Türkler, bugün adına Türkiye dediğimiz toprakları, On birinci yüzyılda başlayan savaşlarla Hıristiyan Rumlar ile onlara tabi olan Hıristiyan Ermeni ve Gürcülerden aldık. Ancak, Hıristiyan dünyası, bu toprakların Türk yurdu olduğu gerçeğini bir türlü kabullenmek istemedi, bunu içine sindiremedi. Bu sebeple ilki 1096 yılında başlayan ve yüzlerce yıl devam eden Haçlı seferleri düzenlediler. Nitekim Birinci Haçlı seferinin düzenleyicisi olan Papa 2. Urbain, 1095 yılında bu amaçla geçtiği Fransa’da vermiş olduğu vaazlarından birinde, Haçlı seferinin asıl amacının Ön Asya’daki Türk ilerleyişini durdurmak olduğunu açıklıyor ve şöyle diyordu:
” Galebe çalan küfür, Asya’nın en zengin illerine karanlıklarını bastırmıştır. Antakya, Efes (Selçuk), İznik birer Müslüman kasabası haline gelmiştir. Barbar Türk sürüleri, sancaklarını Çanakkale Boğazının kıyılarına dikmişlerdir. Oralardan, bütün Hıristiyan memleketlerini tehdit etmektedirler. Eğer muzafferane yürüyüşlerini bizzat Allah, kendi evlatlarını silahlandırarak karşılayıp durdurtmazsa, bundan sonra hangi millet, hangi devlet durdurabilir?”(1)
Hıristiyan Batılılar yüzlerce yıl süren Haçlı seferlerinin sonucunda umduklarını elde edemediler; Türkleri bu topraklardan söküp atmayı başaramadılar. Fakat acaba bu düşüncelerini kafalarından söküp atabilmişler miydi? Kuşkusuz ki hayır! Hıristiyan Batılılar, daha önce Haçlı Seferleriyle deneyip de başaramadıklarını ama asla unutmayıp yalnızca ertelediklerini, 19. Yüzyılda adına Şark Meselesi (Doğu Sorunu) dedikleri bir kavramla yeniden gündeme getirdiler. Şark Meselesinin esasını, “hasta adam” diye nitelendirdikleri Türk-Osmanlı Devletinin yıkılarak paylaşılması düşüncesi oluşturmaktaydı. Osmanlı Devleti yıkılıp yok edilince de, Türkler geldikleri yere yani Asya’nın içlerine doğru sürüleceklerdi. Büyük Rus romancısı Dostoyevski (1821-1881), Grajden dergisinde 1873-74 yıllarında yayınladığı “Bir Yazarın Günlüğü” başlıklı yazılarında Rus yayılmacılığının kaynağı olan Pan-Slavcı düşüncelerini ortaya koyarken, Doğu Sorunundan ne anladığını ve bunun Hıristiyanlıkla olan ilgisini de şu şekilde açıklıyordu:” İstanbul bizim olmalıdır. Rusya İstanbul’u almalı ve İstanbul sonsuza dek Rus kalmalıdır. İstanbul yalnız Rusların olmalıdır. Çünkü Türk- Osmanlı Devletinin yok edilmesi sorunu olan “Doğu Sorunu”, Ortodoks Hıristiyanlığın yazgısı sorunudur.”(2)
1858’de yayımlanan Les Reformes de L’empire Byzantin (Bizans İmparatorluğu Reformları) adlı kitabın yazarı Pitzipios ise, Şark Meselesi için bir başka çözüm yolu teklif ediyor ve kitabının doğrudan Sultan ve Halife Abdülmecit’e seslenen bölümlerinde diyordu ki, Osmanlı hanedanını bekleyen tehlikelerden biri de, Osmanlı Devletinin Avrupa’daki topraklarında yaşayan ve sayıları Müslümanlardan dört kez daha fazla olan Hıristiyanların başkaldırma olasılığıdır… Eğer Abdülmecit Hıristiyanlığı benimseyecek olursa, devletin birliği de sağlanmış olur. Genel yarar, İslamiyetin üstünlüğüne son verilmesini, ancak Abdülmecit ve hanedanının egemenliğini sürdürmesini gerektirmektedir. Pitzipios’a göre, Şark Meselesinin çözüme bağlanmasının tek bir yolu vardır, o da, yasaları, yönetimi ve devlet başkanlarını Hıristiyanlaştırmaktır. Bu çözüm eldeki tek olanaktır. Eğer Abdülmecit hanedanını kurtarmak istiyorsa, ister istemez, er geç, bu yolu seçmek zorunda kalacaktır.(3)
Pitzipios’un Sultan Abdülmecit için ileri sürdüğü bu öngörüsü o dönemde gerçekleşmedi. Ama şimdilerde yani devr-i Cumhuriyette saltanat süren asaletsiz hanedanların, Avrupa Birliğine adaylığımızın bilmem kaçıncı ve de son kez ilanıyla birlikte, hanedanlarının geleceğini sağlama bağlamak için aynen ve tıpatıp Pitzipios’un önerdiği Hıristiyanlaşma yoluna girdiklerini söylemek fazla abartılı olmasa gerektir. Bakınız Yalçın Küçük, “Kayıplarımıza Ağıtlar-1 Türkiyat” başlıklı makalesinde neler yazıyor:
” …Türk yönetenleri, en az dört yüzlük korumalarla, her Cuma, bir Cuma’ya seyirdiyorlardı; artık namazlar değil bunların televizyonlarda gösterimi bir ayin oluyordu. Şimdi aynı yönetenler, Cuma ayinlerini unutuverdiler, şimdi “devlet erkanı” artık kiliselerdedir, haberler okuyoruz ve izliyoruz, “falanca ilde, vali, fp başkanı, anap başkanı, chp başkanı, savcı vesaire falan kilisede ayine katıldılar” şimdi yeni moda budur. Artık papaz ile imam birlikte ayin düzenliyoruz; devletin tepesi’nden söz budur ve ben neresi olduğunu bilmiyorum, noel kutlamaları çıkarıyoruz, artık “Abidin, sen köksüzlüğün resmini yapabilir misin” diyoruz. Camilerden kiliselere bu topyekün geçiş nedir…
Hemen Tanzimat Fermanını ve asıl Islahat fermanını hatırlamak durumundayız. ..Mayıs 1999 tarihinde Ecevit’in Alman Şansölye Schroder’e yazdığı mektubu, Alman Şansölye ve tüm düvel-i avrupa, daha sonraki tartışma ve pürüzlerde sürekli bu mektuba dönüyorlardı, bir Islahat fermanı taahhüdü olarak algılıyorduk… Tarih kitapları, 1856 Islahat Fermanı ve Paris Konvansiyonu’nu Türk Devleti’nin Avrupa topluluğuna kabulü olarak yazarlar; abartma olduğuna işaret ediyoruz. Şimdi, 10 Aralık 1999 Helsinki Deklarasyonu’na atılan imzayı, bütün tarihlerden önce davranarak ben açıklıyorum, Türk Devleti’nin sonudur.
Islahat Fermanı’nın en büyük marifetlerinden birisi, Osmanlı ikliminde, misyoner faaliyetlerini artırmasıdır; misyonerler pıtrak türü çoğaldılar. Hedefleri, müslümanlardan çok ermeniler ve yahudilerdi, din değiştirme adı altında amerikanlaştırıyorlardı; Kırım Savaşı günlerinin en becerikli misyoneri C. Hamlin’in, birden, Amerika’nın belki de en etkili misyoner kuruluşu olan Robert College’in kurucusu olduğunu biliyoruz, şimdiki Boğaziçi Üniversitesidir, öyle kendini sürdürüyor. 10 Aralık 1999 tarihli, Türk Devleti’ni sona erdirme deklarasyonunu kabul eden hükümetin başbakanı Ecevit ile Dış İşleri Bakanı Cem’in Amerikan misyoner okulu Robert College’in mezunu olmaları, belki de tarihin en acı ve bilimsel tokatıdır. Suratımızda şaklaması, acımız ve utancımızdır.
Ne oldu, Elenlerin, Türk Kurtuluş Savaşı ve Kıbrıs Çıkartması’nın revanşını aldıkları söylenebilir…”(4)
Peki Kurtuluş Savaşının Hıristiyan Batılılar için anlamı neydi? Onlar, tam da Sevres anlaşmasıyla, 19. Yüzyıldan devraldıkları Doğu Sorununu emperyalist bir görüşle kendi lehlerine sona erdirdiklerini(5), sorunu kökünden çözdüklerini düşünürlerken, Ankara’daki milliyetçi ayaklanma Sevres’i yırtıp atmış oluyordu. Hrıstiyan Batılılar ve onların Yunan, Rum ve Ermeni müttefikleri, Türklüğün elde kalan bu son bir avuç ata yurdunu da paylaşmak üzere(6) işgal ve istilaya kalkıştıkları topraklardan yani Anadolu’dan Türk süngüsüyle birer birer atılmışlardı; Türk yurdu üzerindeki emellerini askeri yol ve yöntemlerle asla gerçekleştiremeyeceklerini artık anlamış olmalıydılar. Kıbrıs Çıkartması ise, Attila İlhan’ın deyimiyle, “İkinci Viyana Bozgunundan bu yana Türklerin Batıya karşı ilk huruç harekatıydı.” Hıristiyan Batı bunu da asla hazmedememiştir. Kıbrıs konusunda bütün Hıristiyan dünyasının bir blok halinde, her platformda, her vesileyle ve her fırsatta Türkiye’ye baskı uygulamasının nedeni budur. Kıbrıs’ta atacağımız bir tek geri adım, onlar için zaferin bizim içinse çöküşün ve çözülüşün başlangıcı olacaktı. 10 Aralık deklarasyonuna atılan imzanın önemi işte buradadır.
Türkleri askeri yol ve yöntemler kullanarak dize getirmenin mümkün olmadığını kavrayan Hıristiyan Batı, bu kez kullandığı yöntemleri ve silahları değiştirmiştir. Yeni silahları ise başta gümrük birliği tuzağı ve Avrupa Birliği kandırmacası olmak üzere, çok taraflı ve ikili anlaşmalardır. Savaş değil barış! En büyük silah şimdi budur ve dikkat ediniz ağzında barış, uzlaşma, hoşgörü laflarını geveleyenlerin mutlaka ama mutlaka bir şekilde “haçı koynundan çıkmaktadır.” Evet. Son Haçlı Seferi’nin silahları “barış, hoşgörü ve diyalog”dur. Hele bu sonuncusu dinler arasında olursa…
Haçı Koynunda Saklı olanlar ve Son Haçlı Seferinin “Müslüman” Klavuzları
Milliyet gazetesinin 2-3 Mayıs 1971 tarihli sayılarında Mete Akyol imzasıyla, dönemin Kontenjan Senatörü ve daha sonraki yıllarda Moon tarikatının Türkiye Halifesi Kasım Gülek’le yapılmış bir röportaj yayınlanmıştı. Bu röportajda Gülek, Papa II. Jan Paul ile iki kez Vatikan’da buluştuğunu anlatıyordu. Haberde, bugün Vaşington ve Vatikan tarafından takdis edilmiş nurculuğun elebaşısı Fethullah Gülen’in öncülük ettiği “Dinler Arası Diyalog”un temellerinin daha o zamandan atıldığı görülüyordu.(7)
Kasım Gülek İnönü dönemi CHP’sinde çok uzun yıllar genel sekreterlik görevini yürütmüş ve bakanlık yapmış birisiydi. O röportajda kendisinin anlattığına göre, Roma’da bulunduğu sırada Papa kendisini görüşmeye çağırıp Tarsus hakkında bilgi almış. Kasım Gülek de Tarsus’ta bir Saint Paul kuyusu, Saint-Paul kilisesi yıkıntısı ve aynı adamın oturduğu söylenen ev olduğunu bildirerek bunlar hakkında açıklamalar yapmış. Bu bilgiden çok sevinen Papa, Tarsus’u Hıristiyanlığın bir numaralı kutsal şehri ilan etmeye karar vermişti.
Saint-Paul kuyusunun suyunu şişelere doldurup Hıristiyanlara satacağından ve döviz sağlayacağından söz eden Kasım Gülek’in bu tuhaf davranışlarına şiddetle tepki gösteren Atsız, bu konuyla ilgili olarak kaleme aldığı, Ötüken dergisinin 1971 yılı Mayıs sayısında yer alan “Bu Yurdun Kutsal Yerleri” başlıklı makalesinde şunları yazıyordu:
“Bu eğri düşünceyle hareket olunduğu takdirde bütün Anadolu’yu, bütün Türkiye’yi Hıristiyanlığın kutsal toprağı haline getirmek mümkün olabilir. Zira biz bu toprakları Hıristiyanlardan aldık. Bizden önce yüzyıllarca Hıristiyanlığın yaşadığı bu ülkenin her şehrinde onlara ait bir hatıra bulunabilir. Bu şehirlerin, dağların, kayaların Türklere ve fethe ait hatıralarını canlandırmak dururken daha eski çağın yabancılara ait hatıralarını yaşatmaya çalışmanın manası nedir? Yeniden bir Makamat-ı Mukaddese gailesi mi çıkarmak istiyoruz?
Döviz sağlamak arzu olunur bir şeydir ama bunun için Türkiye’yi Hıristiyanlığın kutsal şehirleri ve makamları manzumesi haline sokmaya gerek yoktur. Bu milli bir cinayet ve Anadolu’da Bizans’ı diriltmek isteyen Yunanlıların eline koz vermek olur. Yalnız döviz sağlamak gibi maddeci bir düşünceyle hareket ettikten sonra Ayasofya’yı kilise yapmak bize milyarlar, milletçe Hıristiyan olmak ise trilyonlar kazandırır.”
Şimdi o tarihten bu yana gözlemlediğimiz bazı olay ve olguları hatırlamak ve bunların üzerinde biraz durmak gerekiyor. Tunç Okan adlı bir yönetmenin çektiği “Otobüs” adlı film 1975 yılında Avrupa’da ödül almıştı. Bu filmde bir otobüsle kaçak olarak bir Avrupa ülkesine giden Türk işçilerinin (köylülerinin) dramı işleniyordu. Filmin en önemli yanı, Türk insanını ilkel primatlar düzeyinde gösteriyor olmasıydı. (Bilgisiz, görgüsüz, cahil, kaba ve hatta düpedüz iğrenç). Bu tiplemeler, Hıristiyan Batılıların yüzyıllardır görmek ve göstermek istedikleri Türk imajının ta kendisiydiler! 1981 yılında ise Mardin’in bir Süryani köyünde çekilen ve başrolünü Türkan Şoray’ın oynadığı “Hazal” adlı film, Dünya Kiliseler Birliğinin ödülünü almıştı. Onda da yine Türk insanı mağara devri artığı, ilkel ve garip bir yaratık biçiminde sunuluyordu. Tıpkı Otobüs filminde olduğu gibi.
12 Eylül’den sonra çekilen birçok filmde ise bazen gizli ve sinsi bazen de açıktan açığa Hıristiyanlık propagandası yapılıyordu. Sözgelimi bunlardan basında çokça reklamı yapılan birinde (Herşeye Rağmen adlı film), başroldeki oyuncunun canlandırdığı karakter bir eski solcudur; hapisten yeni çıkmıştır. Hiçbir yerde iş bulamamaktadır, kimse ona yardım elini uzatmamaktadır. Allah’tan Kilise vardır! Sonunda bir Kilise ona kucak açmış, şoför olarak iş vermiştir. Mihrabı ve minberi yıkılmış eski solcularımız sığınacakları bir melce bulmuşlardır; artık Kilisenin şefkatli eli onları himaye edecek, onlara kol kanat gerecektir. Bu film de Türkiye’de ödül almıştı. Buna benzer birçok örnekler bulunabilir. Fakat şurası bir gerçek ki, özellikle son yirmi yıldır, “bir Türk yazarının, bir Türk sanatçısının uluslararası bir değer olarak ünlenebilmesi için, önce Türklüğünden Müslümanlığından soyunması, sonra Türklüğünden Müslümanlığından utanması, en sonu da Türklüğe Müslümanlığa tükürmesi gerekmektedir. Türkler, uluslarından dinlerinden ıraklaşmadıkça, Uluslar arası Türksevmez Kültür Kapıları’ndan geçemiyorlar”(8)
Bir film de yabancılardan. Bundan dokuz on yıl kadar önce sinemalarda oynadı. Yönetmeni bir Yahudi olan Steven Spielberg’ti. Ne olmuş yani Yahudi ise demeyin. Bu, ünlü yönetmenin İndiana Jones serisinden bir filmiydi . Filmin bir bölümü Nazi Almanya’sında, diğer ve asıl önemli bölümü ise Hatay’da geçiyordu. Yıl 1939. Hatay’da sarıklı ve fesli insanlar vardır ve tabii bu insanlar da yine “Otobüs” ve “Hazal”dakinden farksızdırlar. Söz gelimi tanka demir at, uçağa demir kuş filan demektedirler. At ve deveden başka bir şey görmemişlerdir. İşte bu Hatay’da, güya Hıristiyanlarca kutsal bilinen bir mağaramsı manastır benzeri bir yer varmış ve orada artık ölümü, diri mi yoksa Hıristiyan azizleri mi her kimler var ise onlar kahramanımız tarafından kurtarılmayı beklemektelermiş. Asıl mesleği kazıbilimcilik (arkeolog) olan filmin kamçılı kahramanı, tabii yerli Müslüman klavuzların yardımı ve desteği sayesinde kendisini bekleyenlere ulaşmayı başaracaktır. Filmin başında Nazi Almanyası ile savaşan kahraman, burada da ilkel yerlilerle (tabii Türk ve Müslüman) savaşmaktadır. Filmde verilen mesaj yahut benim anladığım, Hatay’ın hem Hıristiyanlar hem de Yahudiler için kutsal bir hedef olarak gösteriliyor olmasıydı. Madem ki burası Hıristiyanlık için kutsal sayılan bir yerdi; öyleyse bu vahşi, barbar, ilkel Türk ve Müslümanların elinden kurtarılmalıydı. Filmdeki uyduruk masal bir yana ama, Hatay ilinin merkezi olan Antakya’nın Hıristiyanlar bakımından gerçekten de bir önemi ve anlamı bulunduğu kuşkusuzdur. Bunun konumuzu doğrudan ilgilendiren yönü Antakya’ nın Birinci Haçlı seferi sırasında kahramanca bir Türk direnişine rağmen Haçlıların eline geçmiş olmasıydı. Tabii bizim seyircileri ilgilendiren filmin olağanüstü efektleriydi ve çıkışta dikkat ettim hepsi pestil gibiydi veya bana öyle geldi. Galiba nasıl sinsice aşağılandıklarının hiçbiri farkında değildi.
Fakat işte şimdi çok daha fazlası, Atsız’ın otuz yıl önce bir tahmin olarak öngördükleri aynen çıkmış bulunuyor. Artık, muhtemelen “Mukaddes Bakire Meryem” Hayfa-Kuşadası arasında çalışan feribotla yazları Efes’te tatile gelmiş olduğundan olacak orada bir Meryem Anaevi, Antalya’nın Kale ilçesine Danimarka havayollarıyla yaz tatilini geçirmeğe geldiğinden olacak orada bir Noel Baba makamı, Roma’da idam edilmiş Saint-Paulus adında bir muhtedi Yahudi için Tarsus’ta bir Saint-Paul kuyusu, Kilisesi, Evi icad ettikleri yetmedi. Yine resmi bir niteliği olan Türkiye Tanıtma Vakfı, Todor Jivkof’un Bulgaristan’da yapamadığını Türkiye’de yaptı ve Türkiye’den Türk adını silip Türkiye’yi topyekün Hıristiyanlığın kutsal ülkesi ilan ediverdi. Nasıl mı? Bakın nasıl:
“Türkiye Tanıtma Vakfı, toplam bütçesi 75 bin dolar (yaklaşık 41 milyar lira) olan Türkiye’nin tanıtım projesini Ocak ayında başlattı. Vatikan’ın onayını alan proje (almaması ne mümkün), Hz. İsa’nın 2000’inci doğum yıldönümü nedeniyle “turizm amaçlı” bir harita yayımladı. “Kutsal Ülke 2000 (Holyland 2000) adlı Türkiye haritasında, Türkiye’nin adı yok! Haritada İncil’de geçen Türkiye’deki kutsal yerler yer alıyor. Turizm Bakanlığı da Lionslarla birlikte hazırladığı benzer bir haritayı yayınladı.”(9)
Yayınlamasaydı şaşardım. Ama bakın biz yine ilerdeyiz; Yeni Hayat’ın 1998 yılı Haziran sayısında yayınladığımız, “İnanç Turizmi mi Son Haçlı Seferi mi?” başlıklı, Sevgi Erenerol imzalı bir yazıda bu olacaklar zaten öngörülmüştü:
“Hz.İsa’nın 2000. doğum yıldönümü kutlamaları çerçevesinde hazırlanan plan hiç te böyle iyi niyetler taşımamaktadır, özellikle de Türkiye açısından. Bildiğiniz gibi Batı, Türk’lerin 1453’te İstanbul’u fethedip Bizans’ı ortadan kaldırmasını bugüne kadar hazmedememiştir ve onları geldikleri bozkırlara geri göndermek için fırsat kollamaktadırlar. Çünkü İstanbul ve Anadolu toprakları Hıristiyanlar için kutsal topraklardır. İstanbul Ayasofya nedeniyle “kutsal şehir” statüsündedir. Zaten 1919 yılında başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından Uluslararası Devlet statüsüne getirilmek istenmiş ve denetimi de Birleşmiş Milletler diye bilinen o günkü Cemiyet-i Akvam’ın gözetimine verilmesi düşünülmüştür. Fakat kendi aralarında anlaşamadıkları için bu planı hayata geçirememişlerdir. Fakat bu emellerinden de halen vazgeçmiş değillerdir. Son zamanlarda İstanbul’a governör yönetimi, şehrin üç’e bölünmesi (Üsküdar yakası, Sur içi, Trakya yakası) Boğazlara özerklik gibi konuların gündeme gelmesi aynı nedenledir. Ayrıca Anadolu’da 3000’e yakın kilisenin bulunduğu söylenmektedir. Kilise dendi mi sadece kilise binası söz konusu değildir, bina ile birlikte etrafındaki arazileri de içine alır; yani Anadolu topraklarının tamamı. Şimdi birileri çıkmış, bu insanlara davetiye çıkarıyor gelin diye! Evet biz burada yaşıyoruz ama buraların Hıristiyan toprakları olduğunu kabul ediyoruz dercesine. Bu topraklar Türkler tarafından fethedilmiştir, yani bedeli kanla canla ödenmiştir. Kimse bu toprakların Türk’ten başkasına ait olduğunu iddia edemez.”
Şu işe bakın ki, bu satırları yazan bir Hıristiyan Türk’tür; hem de Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesinin basın sözcüsüdür; ama ne hazindir ki son Haçlı Seferine kılavuzluk edenler “Müslüman”dırlar!?! Ama asıl Türk olup olmadıkları kuşkuludur ve bütün mesele de işte buradadır. Peki kimdir bu Müslümanlar, tahmin edebildiniz mi?
Aydınlık dergisinin 5 Mart 2000 tarihli sayısında yer alan bir habere göre, son bir yılda özellikle gençler arasında Hıristiyan olanların sayısı hızla artmaktadır. Hatta bunlar arasında İlahiyat Fakültesi öğrencileri dahi vardır. Hıristiyan misyonerlerinin ve bu amaçla çalışan kuruluşlar, gizli açık kiliseler ile bunların propagandalarında görülmemiş derecede bir artış vardır ve bu misyonerlik faaliyetleri hakkında hiçbir işlem yapılamamaktadır. Hıristiyanlaştırma amacına yönelik olarak açık açık faaliyette bulunan kiliselerden biri de Trabzon’daki San Maria Kilisesidir ve oradaki Papazın çevresine, ” önümüzdeki yirmi yıl içinde Avni Aker stadyumuna sığmayacağız” dediği iddia edilmektedir. Peki, bu Kilise ne zaman ve kimin izniyle açılmıştır dersiniz? 1994 yılında Refah Partili Belediyenin izniyle açılmıştır. Açıldığında da cemaati yoktur. Kayseri’deki Gregoryern Ermeni Kilisesi de yine Refah Partili belediyeler döneminde restore edilerek açılmıştır ve onun da ilk başta cemaati yoktur.
İlk bakışta RP’li Belediyelerin bu tutumu yadırgatıcı gelebilir. Ama bu Parti ve yan örgütlerinin, bir zamanlar İslam dünyasının hamiliğine soyunmuş olan Almanya ‘da palazlandığını ve en güçlü örgütlenmelerini bu ülkede gerçekleştirdiklerini hatırlarsanız, herşeyin bir karşılığı olması gerektiği sonucuna kendiliğinden varabilirsiniz. Fakat dış etkenlerin rolü ne olursa olsun, Hıristiyanlaştırma çabalarının son yıllarda bu derece pervasızca sürdürülüyor olmasında, en başta yine kendilerini “Müslüman” kimliğiyle tanımlayanların tutumu esas belirleyici olmuştur. Sebebine gelince;
a) Dini siyasete, ticarete ve aklınıza gelen her şeye alet eden din sömürgenleri, yıllarca uğraşa uğraşa, ham demokratların da desteğiyle TCK’nun 163. Maddesini kaldırmayı başarmışlardır. Bu madde yürürlükten kalkınca, Hıristiyan misyoner örgütleri meydanı büsbütün boş bulmuşlar ve her tarafta cirit atmaya başlamışlardır.
b) Din sömürgenleri, 28 Şubat kararlarıyla doruğa çıkan, Türk Ordusu, Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk karşıtlıkları ve düşmanlıkları nedeniyle, bu değerlere saldırıyı temel strateji olarak benimsemiş bulunan harici bedhahlar ile onların uzantısı olan diğer dahili bedhahlarla kol kola girmişler, onlarla kenetlenmişler, onlara eklemlenmişlerdir. Bir zamanlar “Hıristiyan kulübüdür, girmeyiz de girmeyiz, istemezük” naraları attıkları, yeri göğü birbirine kattıkları, hakkında yüz bin çeşit yergi kavramı oluşturdukları AB’nin şimdilerde en hararetli yandaşları oluvermeleri aynı sebepten ötürüdür. AB ülkeleri zaten kendilerine dışarıda yeterince kol kanat germekteydiler; ancak şimdi işin şekli biraz daha değişmiştir. İki sayı önceki yazımızda da söylediğimiz gibi, 10 Aralık Helsinki Bildirisiyle Türkiye AB’ye değil ama, AB Türkiye’ye girmiştir; çok geçmeden her şeyimize karışır hale gelmiştir. Bu durumdan rahatsız olmayanlar, aksine “mağrur ve mesrur” olanlar, yalnızca bölücülerle mürtecilerdir. Artık Hıristiyan Batılı hamilerinin çok daha “yakın koruması” altındadırlar. Misyonerlik faaliyetlerinin AB’den hız aldığı ise muhakkaktır. AB kapısında Hıristiyanlık kampanyası almış yürümüştür. AB, Türkiye’yi kapıya bağlamıştır ve eşikten içeriye adım atmanın şartı olarak da, anlaşılan Pitzipiosun yüz elli yıl önceki ahlaksız teklifini önümüze sürmekte, “iptida ihtida!” (ilkönce dönme-din değiştirme) diye tutturmaktadır. Hıristiyan AB’yi hamileri olarak görmekten rahatsızlık duymayan bir takım “Müslümanların”, yine AB destekli Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerine karşı durmalarına eşyanın tabiatı gereği imkan ve ihtimal yoktur. Peki ama, 28 Şubat kararlarından ötürü Türk Ordusunu bütün bir milleti Hıristiyanlaştırmak istemekle suçlandırmaktan utanmayan, aklını Türk Ordusuyla bozan Allah’ın arslanları şimdi neredeler? Bugün Hıristiyanlaşmaya karşı durmak yani dolayısıyla İslamı savunmak görevi, bu arslanların Salman Rüşdi’yle eşdeğer gördükleri, “Allahsız, ateist, dinsiz, zındık, kızıl komünist” Aydınlıkçılara mı kalmalıydı? Ne hazin! Bundan utanacaklar mı? Hiç sanmıyorum.
c) “Barış, uzlaşma, hoşgörü” gibi maskelerin arkasına saklanarak “dinler arası diyalog” başlatan Hıristiyan Batı Emperyalizminin, sömürüsünü hoş göstermek ve devam ettirmekten başka, bununla güttüğü ve bu sayede gerçekleştirmeyi tasarladığı gizli maksatlarından biri de, İslam dinine içerden nüfuz ederek, “içerden konuşarak” onun niteliğini değiştirmektir. Son zamanlarda basında ve televizyonlarda sıkça gündeme getirilen ve dindar kesimlerin şaşkınlık ve öfke ile izlediği İslam’da “yeni buluşlar, yeni keşifler, yeni icatlar, yeni bid’atler” ve bunlarla ilgili tartışmaların nedeni budur. Uluslararası İlişkiler kürsüsünde öğretim üyesi olan Yrd. Doç Dr. Emin Gürses, buna “İslam’ın protestanlaştırılması süreci” adını vermektedir(10). ABD ve diğer bazı Batılı ülkelerin, bu karanlık emellerine ulaşmak için, yıllardır doktora, master tezi adı altında Türkiye’deki üniversitelerden seçtikleri onlarca İlahiyatçıya yurt dışında eğitim verdikleri bilinmektedir. Bütün bunların sonucunda, bir zamanlar yabancı misyoner okullarının gayesini belirtirken kullandıkları deyimle, ” Müslümanlara Müslümanların İncil’i nakletmesini” sağlamış olacaklardır(11). İşte böyle, siz papazlardan almazsanız, onlar da bu kez aynı Müslüman mahallesinde sümüklü böcek (salyangoz) satan sümüklü hocalar üretirler ve türetirler.(*)
ç) Bütün bu Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine herkesten önce karşı durması ve tedbir alması gereken Diyanet İşleri ne yapıyor diye soracaksınız. Ne yapacak o da modaya uyuyor; bırakın tedbir almayı, bizzat bunlara alet oluyor. Mesela 27 Mayıs’ta, hem de Saint-Paul Kilisesi uydurmasıyla Papanın Hıristiyanlığın kutsal beldesi ilan ettiği Tarsus’ta, “2000 Yılı İnanç ve Hoşgörü Toplantısı” adıyla bir toplantı düzenlemeye kalkışıyor. Fakat davet ettikleri Kiliseler, Diyanet İşleri Başkanlığının bu davetine icabet etmiyorlar; iyi de ediyorlar. Bunun üzerine toplantı iptal edilmek zorunda kalınıyor. Davet edilenlerin buna icabet etmeyişlerinin nedeni de, biraz aşağıda değineceğimiz gibi, yine Mayıs ayı içerisinde benzer bir başka toplantının daha yapılacak olmasıdır. Bu toplantının tertipçisi ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu bir vakıftır. Davet edilip de buna icabet etmeyenler, böylelikle;
Diyanet İşleri Başkanlığını hiç kaale almadıklarını,
Dinsel otorite ve karşılarında muhatap olarak Diyanet İşleri Başkanlığını değil, o teşkilattan emekli, ilkokul mezunu bile olmayan bir seyyar vaizi ve onun örgütünü tanıdıklarını anlatmış oluyorlar; tabii anlayana. Bilindiği üzere, iki yıl önce Papa da aynı şeyi yapmış; Diyanet İşleri Başkanımızın randevu taleplerine dahi karşılık vermezken, seyyar vaiz Fethullah’ı ala yü vala ile yüksek huzurlarına(!) kabul buyurmuşlardı. Diyanet İşleri Başkanı ve Başkanlığı, böylece adı geçen emekli mensubu yüzünden ikinci kez hakarete uğramış oluyor? Peki ama, emekli bir seyyar vaize gösterilen bu teveccühün sebebi nedir? Bir kısmını aşağıda izah edeceğiz; fakat şimdilik yalnızca onun yukarıda belirtilen görüşme öncesi Papa’ya yazmış olduğu 9 şubat 1998 tarihli mektuptan bir alıntı vermekle yetinelim:
” Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için geldik. …. amacımız bu üç dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir.”
Şimdi bu sözler üzerinde – zaten gerek de yok ya- hiçbir yorumda bulunmadan, bu tür hoşgörü çığırtkanlarına şunu sormak gerekiyor: Yukarıda ancak bir kısmını sıralayabildiğimiz Hıristiyanlaştırma faaliyetlerini, bu “dinlerarası diyalog, hoşgörü ve anlayış”ın neresine sığdırıyorsunuz? Hıristiyan misyonerliği yapan ve sayısız kitap, broşür, film vesaireyi parasız dağıtan onlarca belki yüzlerce Hıristiyan kurum ve kuruluşundan o pek sevdiğiniz, muhterem Papa cenaplarının haberi yok mu? Madem ki kendi dinleri dışındaki dinleri ve bu dinlerin mensuplarını hoşgörü ve anlayışla karşılıyorlar; o halde, niçin bu insanların dinlerini değiştirmek için onca para sarfına ve zahmete(!) katlanıyorlar?
d) Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinin bu derece pervasızca yapılıyor olmasının ve adeta meşruiyet kazanmasının temelinde de yine, “uzlaşma, diyalog, hoşgörü” gibi kavramları dillerinden düşürmeyen seyyar vaiz ve cemaatinin, bu suretle zemini yumuşatma çabalarının büyük rolü olmuştur ve olmaktadır. İşte bazı Müslüman kılavuzların görevi budur; zemini ve ortamı yumuşatma. Bu iş için de “yumuşak İslamcılardan” daha elverişli bir grup yoktur. Osmanlı tarihi ve Osmanlıcılık ideolojisi de yine aynı sebeplerle bu çevrenin sık sık başvurduğu bir referans çerçevesini oluşturmaktadır. Bunun için verilen en tipik örnek, Osmanlı’nın Camiyi, Kiliseyi ve Havrayı bir arada, yan yana tutabildiğidir. Bu söylemlerle, bir yandan da jakoben diye suçladıkları Türkiye Cumhuriyetini karalama ve mahkum etme amacı güdülüyor. Tabii bütün bu alıştırmaların hemen arkasından dinler arası diyalog ve üç dini birleştirme projeleri gelecektir. Nitekim emekli seyyar vaiz Fethullah Gülen’in fahri başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının, bu amaçla önümüzdeki Mayıs ayında Şanlı Urfa’da, “Diyalogda bir ümit sembolü: Hz. İbrahim” konulu bir sempozyum düzenleyeceği açıklanmış bulunuyor. Harran’a üç dinin ruhanilerini yetiştirecek bir Üniversite kurulması projesinin de bunun arkasından tekrar gündeme geleceği muhakkaktır. Fakat bu toplantının Urfa’da yapılacak olmasının konumuzu doğrudan ilgilendiren bir yanı var ki, o da, Urfa’nın Haçlı seferleri tarihinde çok özel bir yerinin bulunmasıdır. 1096 yılında başlayan ilk Haçlı seferi sırasında, Haçlılar, -Antakya’yı saymazsak- Anadolu’nun başka hiçbir yerinde tutunamamışlardır ama Urfa şehrini ele geçirmişler(1098) ve burada Urfa Haçlı Kontluğunu kurmuşlardır. Urfa şehrini Hıristiyanların elinden Türk-Selçuklu Musul ve Halep Atabeki İmadüddin Zengi 1144 yılında kurtarmıştır. Son Haçlı Seferinin ilk karargahının da yine aynı yerde kurulacak olması acaba tesadüf mü? Hiç zannetmiyorum. Böyle bir toplantı için Urfa’dan daha uygun bir yer de herhalde düşünülemezdi. Eğer yer seçimini Vatikan yaptı ise diyecek söz yok; ama eğer Gazeteciler ve Yazarlar (asıl işi şişirme şöhretlere ödül pazarlar) Vakfı yaptı ise doğrusu bravo! Kılavuzluk diye işte buna denir!
—————————————————————————————————
I. MURAD (DÖNEMI)
Osmanli Devleti’nin üç büyük kurucusundan biri olan I. Murad, kanun ve nizamlara saygili, teskilatçi ve komutanlik özelliklerini tasiyan bir hükümdardi. Az ve öz konusan padisahin, iyiliksever ve merhametli bir kisiligi oldugu için kendisine “Hüdâvendigâr” lakabi verilmisti.
Osmanli tarihinde Murad Hüdâvendigâr ve Gâzi Hünkâr adlari ile anilip söhret kazanan bu hükümdar, Orhan Gazi’nin 6 oglundan yas itibari ile dördüncüsüdür. Latin kaynaklarinda Amurad adi ile anilir.
Annesi, Yarhisar tekfurunun kizi Nilüfer Hatun’dur. Daha önce de belirtildigine göre dogumu 1326 senesidir. Ana bir kardesi olan Süleyman Pasa’nin ölümü üzerine o tarihlerde 36 veya 37 yaslarinda bulunan Murad, ahiler ve komutanlarin karari ile Bursa’ya davet edilerek hükümdar ilan edilmistir. Bazi kitâbe ve eserlerde “Meliku’l-Âdil el-Gâzi es-Sultan Giyasu’d-Dünya ve’d-Din Ebu’l-Feth, Sihabu’d-Din” gibi ünvanlari tasidigi da görülmektedir.
Ordu ile milletin göz bebegi durumunda bulunan ve çok sevilen Sehzade Süleyman’in ölümü üzerine, veliahd olup babasinin tahtina geçen Murad, veliahd olarak yetistirilmemis olmasina ragmen hükümdarlik sorumluluklarini devr alirken tereddüt ve saskinliga düsmeden yerine siki basip oturmustu. Çünkü o, babasinin vefatindan önce Rumeli’de esas kuvvetlerinin basinda bulunuyordu. Trakya’da gerçeklestirdigi fetihlerle ün kazandigi gibi idare ve yönetim isinde de pismisti. O, Bizans’a karsi yapilan fütuhat ve kazanilan zaferlerin temsilcisi durumunda idi. Bu sebeple de devlet islerinde büyük bir nüfuza sahip olan ahi ve gazilerin destegini alarak tahta geçti. Tahta geçince, babasinin Trakya’da izlemekte oldugu fetih siyasetini devam ettirmek istiyordu. onun, Rumeli’deki harp sahasindan ayrilip Bursa’ya gelmesi üzerine Bizans kuvvetleri taarruza geçerek Türklerin elinde bulunan Burgaz, Çorlu ve Malkara’yi geri alip, Türk kuvvetlerini sahile dogru çekilmeye mecbur ettiler. Bunun üzerine Sultan Murad, Rumeli’ye dönmek isterken Asya’da meydana gelen olaylar yüzünden Avrupa’daki tasavvurlarini geciktirmek zorunda kaldi.
ANKARA’NIN YENIDEN ZAPTI
Anadolu Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasindan sonra bu devletin mirasçilari durumunda bulunan on bey arasinda kendisini en kuvvetli hisseden Karaman Beyi olmustu. Bu bey, Osmanlilarin her an artmakta olan güçlerinin kendisi için tehlike meydana getirdigini sezip Osmanlilarin son tesebbüslerinden de endiselenince onlara karsi ahiler ile Eretna Beyi’ni kiskirtmaya basladi.
Ankara, daha önce Sivas ve Kayseri bölgesinin hükümdari olan Alaeddin Eretna’ya ait iken, onun ölümünden sonra 1354 yilinda Orhan Gazi’nin oglu Süleyman Pasa tarafindan zapt edilerek Osmanli topraklarina katilmisti. Orhan Gazi’nin vefati üzerine Karamanoglu ile Sivas hükümdari Giyaseddin Mehmed’in tesvikleri ile Ankara ahileri, sehirdeki Osmanli muhafizlarini kovarak daha önceki beylerinin idare ve yönetimine döndüler. Devamli olarak Ankara’yi kendi beyliginin hakimiyeti altinda kabul eden Eretna Beyi, Karamanogullarinin tesvikiyle tekrar Ankara’ya hakim duruma gelmisti.
Sultan Murad, hem Rumeli hem de Anadolu’da meydana gelen bu tehlikeli durumda ne yapilmasi gerektigi hususunda ulema ve devlet erkâni ile istisarede bulundu. Tehlikeli bir durum arzeden kardesler ve Ankara probleminin çözümü için karar ve fetva aldi. Bunun üzerine Sultan I. Murad Lala Sahin Pasa’yi Rumeli’de kaymakam birakip 25 bin askerle Ankara üzerine yürüdü. Bu esnada Eretna Beyligi’nin idaresinden memnun olmayan sehir halki ve ahiler, mukavemet etmeden sultani törenle karsilayarak ona hediyeler takdim ettiler. Böylece sehir yeniden Osmanli hakimiyetine geçmis oldu.
Hoca Saadeddin Efendi, Ankara’nin yeniden zaptini anlatirken enteresan bazi noktalara da temas eder. Karamanlilarin ortaligi karistirmak için Ermenilerle de is birligi yaptigini ve Müslüman halka zulmetmek üzere anlastiklarini anlatarak söyle der:
“Sultan Murad, Allah’in yardim ve keremi eseri olarak sahlik tahtina oturunca ilk isi halkin ve askerlerin ihtiyaçlarini görmek ve Hz. Peygamber’in seriatini yerine getirmek olmustur. Böylece halkin dileklerini yoluna koyduktan sonra Rumeli yakasinda olan askerlerin, baslarinda bir komutan ve serdarin bulunmamasi yüzünden sikinti içinde olduklarini ve keremli padisahlarinin yolunu gözlediklerini bildiginden, cihad niyetiyle ülkeler feth etmek üzere o tarafa yönelmisti. Anadolu’da ise “bazi hukkam ve mulûk, sikak ve nifak üzre ittifak meslegine sülûk edüp hususa valiyan-i Karaman ve Ermeniye-i sugra (Karaman idarecileri ve Küçük Ermenistan) ve civarlarinda olan bazi kötü niyetli beylerin baslica emelleri Osmanli topragini yagmalamak oldugundan hünkârin Gelibolu’ya yöneldigini ögrenince bir araya gelip bazi kararlar ve gizli tedbirler almakta kusur etmemislerdi. Sonu ayrilik ve fesad olacak bu düsünce ile and içip el baglamislar. Ayrica çevredeki kâfir hükümdarlara da kararlarini duyurmuslardi. Böylece Islâm ülkelerini yagmalamak, Müslümanlara zarar ve ziyanda bulunmak için, Seytan’in bu takimi ile gönül ve dil birligi etmislerdi. Böylece Islâm’in geregini bir kenara birakip müsrik ve kin ehli ile is birligi edip bütün Osmanli ülkesini çarpip yakmak konusunda anlasmislardi. Bunun için de bazi bölgelere (hudud boylari) saldirarak Bursa ve Iznik üzerine yürümeye kalkismislardi. Durum, melekler ordusunun sahi olan sultanin esigine iletilince din bilginlerini ve isleri yöneten fukahayi toplamis, onlara amacimiz ve emelimiz dinimize destek olmak “kâfirler ve münafiklarla cihad et” (Kur’an, et-Tevbe 73) emrine uymaktir. Bu emirdeki siraya uyarak önce kâfirlerin fitnesini def etmek, yaramazlarin zararina son vermek için bu diyara gelmistik. Fakat simdi kulagimiza Karaman beylerinin çevrelerindeki azgin topluluklarla birlikte Islâm ülkelerini yagmalamak konusunda is birligi ettikleri, bazi bölgeleri yakip yiktiktan sonra Iznik ve Bursa üstüne düstükleri haberi geldi. Bu nifak takiminin büyük ülkeme yaklasmis olduklari su sirada zararlarini ortadan kaldirmaya, saçtiklari fitne atesini söndürmeye çalismazsak, Islâm ülkeleri harap, halk ve köylüler de berbat olurlar. Hal böyle olunca ulemanin fetvasi ve akil sahibi kisilerin görüsleri nedir diye sormustu. Faziletli kisiler topluca, tehlikenin def edilmesi isinin öne alinmasindan yana görüs bildirdiler. Münafiklarin ortaya çikardiklari karisikligin aradan giderilmesinin önemini belirttiler. Bunun üzerine Gâzi Hüdâvendigâr da ulemanin fetvasini bayrak ve rehber edinerek Anadolu yakasina geçti. Zaferleri tasiyan askerleri ile Karaman beylerini ülkesinden çikarip sinir boyunu tutmak için Ankara kalesini kusatti. Bu arada ol nifak ehli ile is birligi eden bazi yaramazlari ve kötü yolun yolcularini yakalayip, bunlara katilanlar veya onlardan umut bekleyenler kirilip dökülünceye kadar kovaladi. Ankara’ya sahib olan istiklâl davasina düserek bu kaleyi ve çevresini ele geçiren Ahi adini tasiyan cemaat, adalet issi Sultan Murad Han Gazi’nin yüce kuvvetini ve erisilmez gücünü görünce direnmeye imkân olmadigini anlamislar, hediye ve armaganlar derleyip padisahlara has peskeslerle sultanin otagina gelmisler, boyun egdiklerini bildirip kalenin anahtarlarini teslim etmislerdi. Onlarin bu tutumu padisahlik merhametine, sahlik yüceligine uygun düstügünden tamami devlet hizmetine alindilar. Kale ile hisarin korunmasi için asker ve dizdar birakildiktan sonra yakin çevrede bulunan bazi kaleler de yöneticilerinin elinden alinarak Osmanli ülkesine katildi. Bu güzel sehir, yani Ankara pek çok geliri olan bir beldedir. Tarim ürünleri yaninda zirh yapimiyla da taninmistir. Ayrica yün, moher ve daha baska nefis kumaslar burada dokunurdu. Bunlar, Iran, Arabistan, Bizans ve Prenk diyarina yollanirdi.
O dönemlerin, büyük ölçüde tarim ve hayvanciliga dayali gelismis ekonomisi ile temayüz eden Ankara, birçok devlet ve beyligin dikkatlerini üzerinde topluyordu. Bunun içindir ki Ankara’dan bahsederken Hammer de söyle söyleyecektir:
“Iskender’in, Küçük Asya’daki fetihlerinin kuzey noktasi olan bu sehir, Hilafetin ve Bizans Imparatorlugu’nun yükselis çaglarinda Amuryum (Anamur) gibi, Kostantiniyye (Istanbul) ve Islâm hükümdarlari arasinda sürekli bir çekisme konusu idi. Harun Resid ile Me’mun Ankara’yi feth ettiler.
Harun Resid, Dogu Roma Imparatorlugu arazisi üzerindeki zaferinin hatirasini ebedilestirmek için Ankara’nin muhtesem iki kapi kanadini Bagdad’a nakl ettirdi. Ankara’nin elde bulunmasi, Murad için önemli idi. Zira Orta Asya ticaretinin merkezi, Suriye ve Ermenistan’dan Türkiye ve Kilikya sahillerine giden yollarin merkez noktasi idi. Küçük Asya’nin en zengin vilayetlerinden biri olan Ankara, eski çaglarda yagli kuyruklu koyun sürüleri, uzun ve yumusak tüylü keçileri ile meshur oldugu gibi zamanimizda dahi örtüleri, yünleri, bina harçlarinin saglamligi, otuz alti çesidi sayilan armutlarinin lezzeti, elmalari, üzümleri gibi meyveleri de az söhretli degildir. Ayas sulari da kaplica olmak ve içilmek için en sifali sulardir. Keza Ankara, pehlivan yetistirmek ve ibadethaneleri ile de söhret kazanmistir.
SULTAN MURAD’IN TESKILATÇILIGI
Murad Hüdavendigâr, Ankara’yi alip Karaman beyi tarafindan yapilan kiskirtmalarin sebep oldugu karisikliklari da bastirdiktan sonra gözlerini Avrupa’ya çevirdi. Bu arada Sultan Murad, zamanin gerektirdigi bazi yeni kanun ve tesislere de bas vurmaktan geri kalmiyordu. Nitekim kendisinden önce bir sefere baslamadan evvel o çagda en büyük ve mertebe bakimindan en yüksek sayilan taht merkezi olan Bursa kadiliginin, ordu kadiligi ile birlestirilmesini emr eder. Böylece ilk defa “kadiaskerlik müessesesi” dogmus oldu. Böyle bir müessesenin teskiline de ihtiyaç vardi. Çünkü daha önce her sefere çikista rütbesi en yüksek olan taht kenti kadisi, seferlerde anlasmazliklari çözer, askerlerin törelere göre nizam içinde hareket etmelerine bakardi. Murad zamaninda asker sayisinda meydana gelen büyük artis, böyle bir makamin ihdasina ihtiyaç gösterdi. Savasta ve barista islerin yürütülmesi, anlasmazliklarin giderilmesi, her türlü özel durumlarin incelenmesi ve terekenin hesaplanmasi görevlerinin kadiaskerlere birakilmasi uygun görüldü. Böylece bu göreve getirilen kimse, asker olan ve olmayan idareciler üzerinde üstün bir kontrol hakkina sahip bulunacaktir. O siralarda Bursa Kadisi olan Çandarli (Cendereli) Kara Halil Hayreddin Pasa en selahiyetli kisilerden ve kadilarin en ulularindan oldugu için bu göreve getirilmis oldu.
Sultan Murad, zaman ve sartlarin gerektirdigi yenilikleri yapma ve tedbirlere bas vurmaktan çekinmiyordu. Gerçekten, atalari en büyük çocuklarini ordulara komutan tayin ederek onlari beylerbeyi sifati ile ülkeler zapt etmeye gönderiyorlardi. Sultan Murad’in, delikanlilik çagina gelmis oglunun bulunmamasindan dolayi en kidemli beylerden ve saltanatin temel direklerinden olan Lala Sahin Bey’in, asker ve ordunun tertibi, savas araçlarinin saglanmasi için “beylerbeyilik” görevi ile basa geçirilmesi uygun görülmüstü. Bundan sonra o, deniz kenarinda, sayisiz askerin karsi tarafa geçisini saglayacak gemiler yaptirmakla da görevlendirildi.
Hammer, Beylerbeyligin, hanedanin disindan birine verilmesini daha degisik bir açidan degerlendirerek söyle der:
“Lala Sahin, beylerbeyi ünvaniyla Osmanli ordularina bas komutan oldu. Beylerbeyi me’muriyeti Ayni zamanda vezirlik görevini de içine almaktadir önceki padisahlar zamaninda onlarin en yakin akrabasina veya büyük ogullarina verilirdi. Nasil ki Orhan’in biraderi Alaeddin ve ondan sonra oglu Süleyman’in bu iki hizmeti idare ettiklerini görmüstük. Murad, bu sistemde bir karisiklik ve saltanat için bir tehlike sezerek bundan sonra ogullarini müsavere meclisine kabul etmemek ve asker bas komutanligini yabancilara tevdi’ etmek suretiyle eski usûlü bozdu. Hükümete yeni bir güven veren bu sistem, Birinci Murad’dan sonra gelenler tarafindan da degistirilmemis ve ona uyulmustur.
SULTAN MURAD’IN RUMELI SIYASETI
Lala Sahin Pasa’nin orduyu toplamasi ve askerî hazirliklarin yapilmasindan sonra Rummeli yakasina geçildi. Padisah ilk önce kardesi Süleyman Pasa’nin mezarini ziyaret edip onun adina ve sevabi ona ait olmak üzere sadaka dagitmisti. Sultan Murad bununla da yetinmeyerek onun adina vakiflar tesis etmisti. Bundan sonra hükümdar cihad için yoluna devam etmisti. Ilk önce Gelibolu’dan fazla uzakta bulunmayan ve Elespon üzerinde kurulmus olan Bontos kalesi kusatildi. Kale tekfuru böyle sayisiz ve heybetli bir ordunun karsisinda tutunamayacagini anlayip kaleyi teslim eyledi. Bundan sonra da Çorlu üzerine yürüyen Sultan Murad, orayi da fethederek yeniden ele geçirdi. Daha önce belirtildigi gibi Edirne’ye varip orayi da fetheden Murad Hüdavendigâr, artik Balkanlar’da yerlesmek, mekan tutmak ve orayi yurt edinmek üzere buraya yerlesir.
Bilindigi gibi Edirne, Meriç, Tunca ve Arda nehirlerinin kavsak noktasinda bulunmaktadir. Bu bakimdan buranin gülsuyu ve gülyagi Misir ve Iran’dakilerle boy ölçüsecek bir durumdaydi. Sabunu, Suriye sabunlarini, sekerlemeleri Konya’ninkileri aratmazdi. Yerinin ve halkinin güzelligi dillere destandi. Osmanlilar, burayi Cenab-i Hak tarafindan özellikle korunan ve medeniyetçe pek ileri bir sehir saymislardir. Burasi sehri süsleyen yapilar, saraylar, çarsilar, camiler, okullar ve köprüler bakimindan pek çok seyyahin dikkatini çekmekteydi.
Gerçekten de Edirne, askerlik, siyaset ve ticaret münasebetleri bakimindan sahip oldugu stratejik mevkii dolayisiyla Osmanli padisahlarinin taht merkezi olmaya degerdi. Bununla beraber Sultan Murad, ikametgah olarak Dimetoka’yi seçmis ve orada bir saray yaptirmisti. Sultan Murad’in, Edirne yerine Dimetoka’yi seçmesinin sebebi, o dönemde Dimetoka’nin daha bayindir ve mamur olmasi ile sarayinin Edirne’dekine göre daha iyi olmasi olarak gösterilmektedir. Padisah, Beylerbeyi Lala Sahin Pasa’nin Edirne’de oturmasini ve Kuzey Trakya’da fetihlere devam etmesini istemisti. Bu arada Evrenos da bu bölgenin güneyinde Gümülcine ve Vardar gibi yerleri aldi. Bu iki sehirde Evrenos’un hatirasi, sadece bunlari feth etmis oldugu için degil, fakat birçok cami ile kervansaray yaptirdigi ve onlar için yeteri kadar tahsisat bagladigi için de sakli kalmistir. Lala Sahin’e gelince o, zafer sancaklarini Balkan eteklerine kadar ulastirmis ve en önemli yerlerden olup Belgrad’a kadar bütün memlekete pirinç vermekte olan iki Zagra (Eski ve Yeni) ile Filibe’yi almistir. Lala Sahin de Evrenos gibi Osmanli ülkesine kattigi sehirlere ziynet veren ihtisamli yapilarla adini yasatmistir. Bunlar arasinda Filibe’de iki ok atimi uzunlugunda ve iki arabanin yanyana geçebilecegi bir tas köprü anilabilir.
Lala Sahin Pasa’nin, Zagra’yi feth etmesinden sonra Osmanlilarin eline pek çok esir düsmüstü. Esir sayisi o kadar artmisti ki, bir adamin degeri yüz yirmi bes akça gibi çok az sayilabilecek bir meblaga düsürmüstü. Hoca Saadeddin Efendi, gerek bu dönem ve gerekse önceki dönemde ortaya çikan “Pencik vergisi” hakkinda bilgiler verir. Buna göre Karaman’da dogan fakih Kara Rüstem, Karaman’dan Sultan Birinci Murad’in yanina gelir. Elde edilen diger ganimetlerin taksiminde olan uygulamanin esirler konusunda uygulanmadigini ve seriatin emr ettigi beste bir vergi ödemenin yapilmadigini görür. Bunun üzerine hemen devrin kadiaskeri olan Çandarli Kara Halil’in huzuruna çikip diger ganimetlerden alindigi gibi esirlerden de beste bir hissenin devlet için alinmasi gerektigini söyler. Çandarli Halil’in, durumu Sultan’a arz etmesi üzerine o da Kur’an ve Sünnetin gereginin yerine getirilmesini ister. Durumun takdiri için toplanan bir hey’et, her esir için 125 akça fiyat takdir eder. Bu fiyatin beste biri olan 25 akçanin pencik (humus) vergisi olarak devlet adina alinmasina, bu isin tedviri için de Kara Rüstem’in memur edilmesine karar verir.
Sultan Murad, Edirne’den Bursa’ya dönünce komsu hükümdarlara Edirne’nin feth edildigine dair fetihnameler gönderdi. Bunlardan birinin örnegi Feridun Bey Münseati (I, 93)’te verilmektedir.
BALKANLAR’DA OSMANLILAR’A KARSI KURULAN ILK ITTIFAK VE SIRP SINDIGI SAVASI
Osmanlilar, ele geçirdikleri yerlerde teskilât kurup arazi islerini tanzim etmeye çalisirlarken, Sirp ve Bulgarlar da Edirne ile Filibe’nin geri alinmasi için faaliyetlerde bulunup papa vasitasiyle Avrupa’yi harekete geçirmek istiyorlardi. 1364 yilinda Filibe’yi Osmanlilara teslim ederek ailesi ile birlikte Sirbistan’a gitmis olan Rum kale komutani, Sirbistan krali besinci Uros’a bas vurarak Türk kuvvetlerinin azligindan bahis ile onu Osmanlilar aleyhine kiskirtir. Sayet simdi bu isin üzerine ciddiyetle varilmaz ve göz yumulacak olursa vaziyetin ileride çok daha vahim olacagini bildirir. Bundan baska Papa V. Urban’in tesviki ile Macar Krali Layos basta olmak üzere Bulgar, Sirp, Eflak ve Bizanslilar arasinda bir ittifak saglanir. Balkanlar üzerinde bir nüfuz kurmak isteyen Macar Krali, bu ittifak neticesinde Osmanlilara karsi yapilan sefere bizzat istirak eder. Müttefik kuvvetlerin, Türkleri Balkanlardan atmak için Meriç vadisi boyunca Edirne’ye dogru yürümesi üzerine Edirne’de bulunan Lala Sahin Pasa, bu tehlikeli durum karsisinda derhal Bursa’da bulunan Sultan I. Murad’a haber göndererek yardim ister. O, bununla da kalmayarak, maiyyetindeki komutanlardan Haci Ilbeyi’ni de 10.000 kisilik bir kuvvetle ileri gönderir. Haci Ilbeyi, müttefikler Meriç nehrini geçtikten sonra onlara yetisebilmisti.
Haci Ilbeyi, Meriç nehrini geçen ve kendilerine mukabele edilmedigi için pervasizca hareket eden düsmanin gaflet ve sarhoslugundan istifade edip cesurane bir karar verir. Haci Ilbeyi 10.000 kisilik akinci kûvveti ile gece yarisi düsman ordugâhina üç koldan baskin yapar. Asil büyük Türk ordusunun kendilerini bastigini zanneden Haçlilar, büyük bir bozguna ugradilar. Bir kismi kirildi, bir kismi da Meriç’te boguldu. Gün dogarken kalabalik düsman ordusunun imha edilmeyen döküntüleri kendilerini Meriç nehrine zor attilar. Bunlardan büyük bir kismi da nehirde boguldu. Macar krali Layos ise canini zor kurtardi. Rivayete göre bu kurtulusunu devamli olarak boynuna asili vaziyette üzerinde tasidigi Meryem’in tasvirine haml ettigi için memleketine döndügünde bir sükrane isareti olarak onun adina bir kilise yaptirmisti.
Osmanli tarihlerinde Sirp Sindigi, yabanci tarihlerinde ise Meriç veya Çirmen muharebesi diye bildirilen bu zafer ile Edirne ve Bati Trakya daha da emniyet altina alindi. Meriç nehri ise tamamen Osmanli kontrolüne girdi. Bu savasla Avrupa’da Osmanlilara karsi yapilan müsterek bir mukavemete büyük bir darbe indirildi. Sirp Sindigi savasi ile Türklerin Rumelide sür’atle ilerlemeleri saglandi. Bu sayede, Bosna’da oldugu gibi Balkan devletleri üzerinde de hakimiyet tesis etmek isteyen Macarlarin nüfuzu kirilmis oldu.
Macarlarla Türkleri ilk defa karsi karsiya getiren bu savas, düsmanda öyle bir korku izi birakmistir ki, Hammer’in ifadesiyle bu korkuyu ancak Hunyad (Kazikli Voyvoda) gibi birisi onu izale edebilmistir.
Osmanlilarin, Balkanlardaki basarisi, Papa’yi yeni bir ittifak kurulmasi arayis ve tesebbüsüne sevk etti. Bizans Imparatoru, Macar Krali ve Italya’daki prenslerle is birligi yapmaya çalisan Papa, Türklere karsi Haçli seferi açildigini bildiren bir bildiri yayinladi. Ancak buna tek ciddi cevap, Savoy Dükü U. Amadeo’dan geldi. Amadeo’ya bagli bir filo, 1366 yilinda
Gelibolu’yu ele geçirip tekrar Bizanslilara verdi. Fakat bu sirada Türkler, Trakya bölgesine, durumun kendilerini pek etkilemeyecegi kadar yerlesmislerdi. Zaten kisa bir süre sonra Gelibolu tekrar alinacakti.
Sultan Murad, müttefik düsman kuvvetlerinin Edirne üzerine geldikleri haberini alinca derhal kuvvetlerini toplayip yola koyuldu. Fakat daha önce yol üzerinde bulunan ve icabinda Rumeli’den dönerken korsan gemileri ile kendilerini tehdid edecek olan ve Katalan’larin elinde bulunan Biga’yi bizzat kendisi karadan, Edincik ve Gelibolu’dan getirttigi donanma da denizden muhasara etmisti. Böylece hem denizden hem de karadan kusatma altina alinan Biga zapt edilmisti. Biga’nin fethi esnasinda Sirp Sindigi zaferinin haberi gelmisti. Sultan buna çok sevinmis ve Allah’a hamd etmisti. Sultan Murad, Biga’daki evlerin gazilere taksim edilmesi ve kiliselerin cami haline getirilmesini de emr etmisti. Biga’nin fethinden sonra Bursa’ya dönen Sultan Murad, Sirp Sindigi muzafferiyetinin sükranesi olarak Bilecik’te bir cami. Yenisehir’de bir imâret ve Gazi Erenlerden Postin pus Baba’ya bir tekke; Bursa hisarinda bir cami ile Çekirge’de bir imâret, medrese, kaplica ve han yaptirmisti. Sultan Murad’in yaptirdigi bu hayir isleri ile ilgili olarak vakfiyesinden ögrendigimize göre o, bütün bunlari ahiret azigi olarak insa ettirmis ve bunlara vakiflar tahsis etmistir.
Anlasildigi kadari ile Osmanlilar, Trakya’da kazandiklari bu Sirp Sindigi zaferi ile gururlanip gevsemediler. Gerçek gayeleri, Balkanlar’da yerlesip yurt tutmak oldugundan bu Haçli seferi kendilerini ikaz ettigi için arkadan gelecek olan tehlikelere karsi daha çok hazirlikli bulunmayi gerektiren tedbirleri almaktan geri kalmadilar. Muharebe ve dönemin siyasî olaylari icabi 1365 yilinda devlet merkezini Bursa’dan Edirne’ye nakl ettiren Sultan Murad, kilicini yeniden kinindan çikarmak lazim geldigini anlamisti. Zira barut kokusunu yakindan almaya baslayan Hiristiyanlik âlemi, artik kendileri için ortaya çikan bu tehlikenin farkina varmis bulunuyordu. Bu sebeple Haçli seferlerini bir daha denemek isteyeceklerdi. Merkezin, Edirne’ye nakl edilmesinden sonra bu yeni taht sehri, saray, cami, medrese, imâret gibi hayir eserleri ile dolduruldu.

BALKANLAR’DA YENI FETIHLER
Sultan Murad, Bursa’dan Rumeli’ye geçip Bolonya zaferini kazandiktan sonra Edirne’ye dönmüs ve kisi orada geçirmisti. Bu esnada Vezir-i azam Çandarli Hayreddin Pasa’yi, Rumeli’nin bati yakasinda bulunan Borlu, Iskete (Iskeçe) ve Marolya kalelerini almak üzere buralara göndermisti. Evrenos Bey de Çandarli’nin idaresine verilmisti. Çünkü Evrenos Bey bu bölgeyi iyi taniyan bir kimse idi. Gümülcine’ye geldikleri zaman Hayreddin Pasa’nin bu sehirde kalmasi uygun görülerek Evrenos Bey, öbür beylerle birlikte Borlu ve Iskeçe üzerine yürüdü. Aldigi güzel tedbirlerle bu ülkeyi ele geçirip, halkini da yurtlarinda birakti. Kalelere de isi bilen ve durumu kavrayacak olan erleri yerlestirdikten sonra Marolya kalesine geldi. Marolya aslinda bir kadin olup adi geçen kalenin sahibi idi. Bu kadin, Serez hakiminin de akrabasi idi. Marolya, Serez’den yardim taleb etti. Oradan gelecek yardima güvendigi için baslangiçta direndi. Yigitçe savasti. Bu yüzden savas uzadi. Sonra Serez’den yardim gelmeyecegini anlayinca baris istemek zorunda kalip, kaleyi teslim etti. Sahibinin bir kadin olmasindan dolayi, daha sonra buraya “Avrathisari” dendi.
Marolya kusatmasi devam ederken Sultan Murad, Serez üzerine de Deli Balaban adinda gözü pek bir yigidi göndermisti. Deli Balaban, Serez’i kusatma altina aldigi için Marolya’ya yardim gelmemisti. Sultan Murad, Balaban’a yardim etmek üzere Lala Sahin komutasinda kalabalik bir birlik gönderdi. Lala Sahin önce Kavala kalesine yüklenmis burayi bir hamlede zapt ederek gümüs madenlerini ele geçirmisti. Oradan da Drama kalesine yönelmis ve kaleyi kisa bir zaman içinde feth etmisti. Oradan da Zihne’yi ele geçirmisti. Halka karsi yumusak davranmis, herkesi kendi topraginda birakarak onlarin, sultanin adaletinden hosnud olmalarini saglamaya çalismisti. Bu sekildeki tutum ve davranisin bir sonucu olarak Serez kalesine de baris yolu ile girilmisti. Ondan sonra da Karaferye kalesinin halkini zimmîlik hukukuna tabi kilacagina inandirip söz verdikten sonra almisti. Feth edilen kalelerin bakim, onarim ve korunmasi islerini tamamladiktan sonra 776 (1374/1375) tarihinde toplanan ganimetlerle birlikte Sultan Murad’in yanina döndü. Sultan, bu kadar ganimeti ve ülkeleri kendisine baris eden Allah’a hamd ettikten sonra Bursa’ya dogru harekete geçmek istiyordu. Tam bu sirada Sirplarin kendi topraklarina hücum etmek gayesiyle büyük bir ordu ile harekete geçmek üzere olduklari haberini aldi. Bunun üzerine Sultan Murad, kalabalik bir ordu hazirlayarak büyük oglu Yildirim Bayezid’i otaginda birakarak Gelibolu’ya gitti. Oradan da hiç vakit kayb etmeden Sirp diyarina yöneldi. Sirbistan hükümdari, Islâm askerinin kalabalik oldugunu görünce, dizginlerini kaçis yönüne çevirerek hazine ve kiymetli esyalarini kalelere koyup, ekili araziyi yaktirip zahireyi yok ettikten sonra kaçip gitmisti. Ülkenin halki da daglara çekilerek memleketi hos birakmisti. Ülkenin bos ve ekinlerin yakilmis olmasindan dolayi askerler bir kitlikla karsi karsiya kaldilar. Dört ay kadar süren bu hareketin sonunda Semendire yakininda bulunan Nis kalesinin feth edilmesine karar verilir. Bizans’in en müstahkem dört mevkiinden biri ve Trakya, Sirp ve Panuni arasindaki ulasim noktalarinin merkezi olan Nis üzerine yürüyen Sultan Murad, zorlu ve kanli bir mücadele ile burayi ancak 25 gün sonra feth edebildi. Hoca Saadeddin’in ifadesine göre “kalenin saglamligina güvenen kâfir, O yörenin bütün malini bu kalede saklamisti.” Buradan bir çok mal ve esir ganimet olarak alindi. Böylece ordudaki kitlik da giderilmis oldu. Büyük Konstantin’in dogum yeri olan Nis’in Osmanlilarin eline geçtiginin duyulmasi üzerine Lazar baris istemek zorunda kaldi. Hammer’in ifadesine göre her sene Padisaha bin libre gümüs göndermek istegi yerine getirildi. Hoca Saadeddin ise bu konuda söyle der: “Padisah’a layik hediyeler ve armaganlarla elçi gönderip, kulluklarini bildirip kapiya kabul edilmelerini diledi. Üç yillik harac çikartip cihan hakiminin otagina sundu. Ayrica her yil elli okka gümüs göndermeyi de kabul etti.” Bundan sonra Nis kalesi ile çevresinin korunmasi için tedbirler alindi. Bu arada harp ve sefer yorgunlugundan gücünü yitirmis olan gazilere yurtlarina dönme izni verildi.
Sultan Murad, ayni yil Sisman ile de baris yapti. Çünkü Sisman, Sultan Murad’a birçok hediye takdim etmis, bunun karsiliginda da sultan onu diger hükümdarlardan daha üstün tutmus, onu tekrar ülkesinin hakimi olarak yerinde birakmisti. Sadece her seferde padisahtan gelecek emre göre hazir olmasi gerektigi yolunda kendisine bir ferman verilmisti. Hammer, Sisman (Sosmanos)’in, vergi vermekten kurtulmak için kizini Sultan Murad’a verdigini belirtir.
Sonunda Avrupa’da baris kurulmustu. Orhan’in oglu (Sultan Murad), bütün yorgunluklarini bir kenara atip artik dinlenebilirdi. Kisi, yeni devlet merkezi olan Edirne’de geçirdi. Murad, üzüntüsüz, kedersiz ve savassiz alti yil içinde devletin iç isleri ile ugrasti. Ordu teskilâti düzeltildi. Sipahilerin timar usûlü ve bir nevi ulastirma askeri olan “Voynuk”larin kurulusu, mükemmel ve olgun duruma getirildi. Askerî malikâneler (yurtluk)in timar ve zeâmete bölünmesi, bazi kurallara baglandi. Islâm’in diger sancaklarindan ayird edilmek üzere sipahi sancaklari için kirmizi renk seçildi. Hz. Peygamber, alemi (sancak) için günes rengini (sanyi) begenmisti. Fâtimîler zemin (yesil), Emevîler gündüz (beyaz), Abbasîler gece (siyah) renkleri almislardi. Osmanlilar da kan rengini kabul ettiler, Iran’da sofiler tarafindan o kadar saygi görmüs olan gök mavisi, birçok asirdan beri Bizans sarayinin ve devletin seçkin memurlarinin begendikleri renkti. Osmanlilar zamaninda bu renge hiç ragbet gösterilmedigi gibi mavi, Mûsevîlerin pabuç ve serpuslarina tahsis edilmistir. Voynuk teskilati, padisahin tebeasindan olan hiristiyanlardan meydana gelmis bir asker grubu idi ki, seferlerde bayagi hizmetlerde kullaniliyorlardi. Ahirlari temizlemek, atlarin bakimi ve arabalari sürmek bunlarin isi idi. Bu hizmetlerinden dolayi bunlar her türlü vergiden muaf idiler. Osmanli sancaklarinin renginin tanzimi, askerî malikânelerin islahi, voynuklarin tesisi gibi önemli kuruluslar, savasin sonuna dogru vefat eden Lala Sahin’in ölümü üzerine beylerbeyi seçilen Timurtas’in himmeti ile olmustu.
ÇIRMEN ZAFERI
Osmanlilarin Balkanlardaki fetihleri, kisa bir zaman diliminde gerçeklesmisti. Bir bakima 10 yil içinde Gelibolu’dan Sirbisbtan’a kadar gelinmis, Adriyatik Denizi’ne kadar nüfuz ve tesir sahasi kurulmustu. Avrupa, Osmanlilara karsi U. Haçli seferini tertipleyerek Sirp Sindigindan 7 yil sonra tekrar talihini denemek istedi. Bununla beraber bu defa ki kuvvetlerinin eskiye göre biraz daha az oldugu, esas ve temel kuvvetlerin Sirplar tarafindan teskil edildigi anlasilmaktadir. Tarihte Ikinci Meriç veya Çirmen savasi diye anilan bu muharebede Sirp Krali Vukasin ile kardesi veliahd prens Uglesa maktul düsmüslerdi. Eflak (Romanya) prensi ise kaçmisti. Savasin bu sekilde sonuçlanmasi üzerine Sirbistan’da hanedan ve iktidar degismisti. 26 Eylül 1371’de kazanilan bu zaferle, Osmanlilar için Makedonya’nin kapilari açilmisti. Eski idarecilerinin tahakkümünden bikan halk, buralarda yeni bir sistem ve adalet anlayisi getiren Osmanlilari bekliyordu. Zira Sirp ve Bulgarlarin idaresi Bizans’inkinden de kötü idi.
Bu muharebe neticesinde Gazi Evrenos kuvvetleri tarafindan ikinci defa elde edilen Gümülcine’den baska Borla, Iskeçe ve Marolye; Kadiaskerlikten vezirlige yükseltilmis bulunan Kara Halil Hayreddin Pasa tarafindan da Kavala, Drama, Zihne ile Makedonya, Sirp kralliginin mühim sehirlerinden olan Serez ve daha sonra Karaferye zapt edildi.
Sultan I. Murad, Serez ve havalisine Anadolu’dan asiretleri getirip yerlestirmisti. Osmanli Devleti’nin bu iskân politikasi, kurulustan itibaren devam etmekteydi. “Osmanli Devleti, kurulus devrinde konar-göçer Türk asiretlerini yeni alinan bölgelerin Türlestirilmesinde kullandigi gibi, yerlesik ahaliye nazaran savasçi vasiflari, bir disiplin ve teskilât içinde olmalari sebebiyle de anlari fethedilen bu bölgelere nakl etmistir. Nitekim Rumeli fatihi Süleyman Pasa zamaninda asiretlerin Rumeli’ye geçirilip iskân edilmelerinde, feth edilen topraklardan kaçan halkin yerini doldurmak gayesi de kismen rol oynamistir. Bu kabil iskan hareketleri, kurulus devrinde devletin sik sik müracaat ettigi sürgün usulü ile yapilmakta idi. Bunlarin yanisira sonradan Rumeli’den de Anadolu’ya insan topluluklari nakledilmistir. Osmanlilar’in daha Rumeli’ye geçtikleri andan itibaren Türk topluluklarinin buraya nakledildikleri bilinmektedir. Türk topluluklarinin Rumeli’ye nakledilmeleri sirasinda, devlet tarafindan kendilerine zengin topraklar vermek, bütün akrabalari ile geçecek olanlara ise yurtluk, toprak ve timar gibi imtiyazlar tanimak suretiyle mühaceret tesvik edilmistir. Bu durum, fütuhati tesvik amaci tasidigi kadar, memleketin senlendirilmesi ve iskani gayesini de tasimaktaydi.”
Çirmen zaferinden faydalanan Türk akincilari, bir taraftan Adriyatik sahillerini, diger taraftan Yunanistan’a inerek Attika yarimadasini taradilar. Bu sekilde Osmanli Devleti’nin tesir sahasi, hemen hemen bütün Balkanlari içine alan bir genislige ulasti.
Çirmen zaferinin meyveleri derhal toplanmaya baslandi. Bunun için
Sultan Murad, Rumeli fütûhati plânini emin, metin ve seri adimlarla gerçeklestirmeye çalisiyordu. Bu plânin iyi bir sekilde uygulanabilmesi için de gerekli tesebbüslerde bulunuluyordu. Nitekim bu maksatla Evrenos Bey, uc olarak kabul edilen Serez’i kendisine merkez yapti. Fakat daha sonra Bizans Imparâtorunun oglu olan Selanik valisi Manuel, Serez’i ele geçirmek için bir ayaklanma tertipledi ise de bu ayaklanma vezir Halil Hayreddin Pasa tarafindan bastirilmisti.
Bütün bu muvaffakiyetlerden sonra Osmanli kuvvetleri, Vardar nehri vadilerine girerken karsilarinda durabilecek bir kuvvet kalmamisti. Böylece bir buçuk veya iki sene gibi, harp ve devletler tarihi için çok az denebilecek bir sürede Vardar’in dogusundaki yerler Osmanli hakimiyeti altina girmisti. Bu esnada akinci kuvvetleri de Balkan yarimadasinin batisina dogru akinlarina baslamislardi.
Bulgar Krali Sisman ile Makedonya Sirp Krali’nin Samakov’da birlikte maglup olduktan sonra Köstendil’in elden çikmasi beklenen bir hadise idi. Hammer’in ifadesine göre, birçok kaplicasi, hasmetli kubbelerle örtülü on iki kükürtlü suyu, sehrin her tarafina içilecek su dagitan kanallari ve dagdan inen irmaklarla sulanan bahçeleri ile taninan Köstendil, ayni zamanda yakinlarinda altin ve gümüsten para basilan bir yer olmasi bakimindan da dikkat çekerdi. 1372 yilinda Köstendil ile çevresi feth edilerek burada bulunan Bulgar Prensi Çariçe Evdokia’nin oglu Kostantin, her türlü vergiden muaf olma karsiliginda sehrin (Köstendil) anahtarini Sultan Murad’a teslim etti. Böylece Kostantin, Osmanli hakimiyetini kabul ile vergi ve gerektiginde asker vermeyi taahhud etti. Hoca Saadeddin, Köstendil’in fethi ile ilgili olarak sunlari söyler:
“Adaleti ile ülkeleri tutan padisah, Allah’in verdigi destek ile açilan bahtini degerlendirerek cihad töresini sürdürmek ve yeni ülkeler zapt eylemek için bütün tedbirlerini almis bulunuyordu. Devletin gelismesi ile kendi öz benliginde yeni fetihlerin ve özlenen basarilarin belirmis olmasi, onu cihad sancaklarini açma yolunda bütün gayret ve himmetiyle çalismaya yöneltmisti. Rumeli uclarinda cihad yolunda ugrasan iyi niyetli beylerin, ülkeler feth eden padisahi çagirmalari üzerine 773 (M. 1372) yilinin baharinda büyük bir ordu ile tekrar Rumeli yakasina geçti. Ilk is olarak Lala Sahin’in Köstendil bölgesinde almis oldugu yerleri korumak ve geride kalan topraklar üzerinde kendi bayraklarini açmak için bu bölgeye hareket etti.
Köstendil tekfuru olan Konstantin, ülkesinin genisligi ve ordusunun kalabalikligi ile çevrede taninmis, Bulgar diyarinin hükümdari, altin ve gümüs madenlerinin bulundugu bölgelerin de hâkimi olmakla söhret yapmisti. Gücünün üstünlügüne gururlanarak çevresindeki “mulûke itaat etmez” bagimsizlik arzusu kara kafasindan çikmazdi. Ama ülkeler açan padisahin heybeti yüregine tesir etmekle onun üstün gücü ve kudreti ile kendi ülkesine dogru gelisi, devlet ve ikbal ile üzerine yürüyüse geçtigi haberi kulagina ulasinca, yenilecegini anlamis ye boyun egme yolunu tutmasi gerektigini kavramisti. Bunun için Kostantin, padisahi kendisine layik hediyeler ve degerli armaganlarla karsiladi. Sahip oldugu kalelerin anahtarlarini teslim ederek kulluk yolunda gerekenleri yerine getirdi. Böylece padisahin iltifatini kazanmakla sevindi. Ödeyecegi cizye ve harac ta tesbit edildikten sonra memleketini yönetme görevinin kendisine verildigini bildiren fermani aldi. Zamanin hükümdari da bu basaridan sonra tekrar Bursa’ya döndü.”
Osmanlilarin, Makedonya’yi feth ederek Köstendil’e gelmeleri Yukari Sirbistan despotu Lazar Grebliyanoviç’i, Sultan Murad’la anlasmaya zorladi. Lazar, Osmanlilara vergi ile birlikte asker vermeyi de kabul ediyordu. Bu sekilde kral, prens ve despotlarin hakimiyetini taniyarak vergi ve gerektigi zaman muharebelerde yardimci kuvvet vermeleri genis ölçüde fetihlerde bulunan Türk devleti için büyük faydalar ve basarilar temin etti.
PADISAHIN RUMELIYE TEKRAR DÖNÜSÜ
Sultan Murad, Bursa’da bulundugu sirada 774 (1373) yilinda Vize sancak beyi Sirmerd Bey’den bir haber almisti. Bu haberde, Bizans Imparatoru’nun asker göndererek Vize çevresini yagmalamaya ve halka zarar vermeye kalkistigi, ayrica kaleyi almaya yeltendigi bildiriliyordu. Bu istihbarat üzerine hükümdar, derhal ordunun toplanmasini emr ederek sür’atle Gelibolu’dan karsi tarafa geçti. Kuvvetlerini Malkara’da topladi. Lala Sahin, Evrenos Bey ve diger beyler, Malkara’da padisaha iltihak ettiler. Askerin bir kismini Ipsala civarindaki Ferecik kalesinin zaptina gönderip kendisi de Çatalca taraflarina yürüyerek Incegiz ve Çatalburgaz kalelerini aldi. Çatalburgaz hakimi, Incegiz hâkiminin akibetini ögrenmis bulundugundan hisari Sultan Murad’a teslim etti. Bu sebeple de hükümdarin ihsanlarina mazhar oldu.
Tam bu esnada Lala Sahin Pasa’nin da Ferecik kalesini aldigi haberi geldi. Bu haberden kisa bir müddet sonra bizzat Lala Sahin Pasa bir çok mal ve ganimetle padisahin otagina geldi. Sultan, buradan Incegiz yöresinde bulunan Bolonya (Apolonya) kalesini almak üzere hareket etti. Burada on bes gün kadar bir savas oldu. Buna ragmen kale bir türlü düsmüyordu. Sultan, bu kadar önemsiz bir kale ile vakit kayb etmeye degmeyecegini düsünmüs olmali ki, kusatmayi devam ettirmek için orada küçük bir kuvvet birakip oradan ayrilmaya karar vermek üzere iken kale duvarlarindan birinin yikilmak üzere oldugunu ögrenir. Bunun üzerine Padisah, Lala Sahin Pasa’yi hemen kale üzerine gönderir o da orayi feth eder. Zengin ganimetlerle hükümdarin otagina dönen Pasa, kale halkini yer ve yurtlarinda birakmisti.
Sultan Murad, Bolonya kalesinin duvarlarinin yikilmak üzere oldugu haberini aldigi zaman bir çinar agacina dayanmakta idi. Bu agaç, o zamandan beri “ugurlu Çinar” diye anilir oldu. Fakat Hoca Saadeddin bunun çinar degil kavak oldugunu ve kendisine “Devletlû Kavak” dendigini belirtir ki, “hükümdarin dolastigi yesil çayirlik” ifadesi de bunun kavak olacagini göstermektedir.
Osmanli Tarihi, “Üsküf adi verilen islemeli külahlarin ilk defa kullanilmasini bu muharebe sonunda ulasilan zafer ve Bolonya’nin fethine baglar. Altin tellerle islenen bu külahlar Kapi kullarina tahsis edilmistir. Rivayetler bu olayin söyle gerçeklestigini belirtirler: Kaleyi kusatanlar, pekçok altin ve gümüs ganimetlerle Bolonya’dan çekildikleri sirada hükümdar, askerlerinden birinin basina ve külahinin altina bir tas koymus oldugunu fakat bunu tamamiyla gizleyemedigini görmüs. Bunun üzerine o askeri huzuruna çagirarak beste biri hazineye ait olan degerli bir seyi gizlemeye çalismasini ayiplar. Hoca Saadeddin Efendi bu hadiseyi anlatirken söyle der: “Sipahi, padisahin keremine ve ulu tutumuna güvendiginden lütuf ve ihsaninin genisligine, himmetinin bolluguna inandigindan gizledigi sirri açikladi ve kaptirmak korkusuyla sakladigi tasi meydana çikardi. Sonra söyle dedi:
“Sahimin devleti, ben, yoluna toprak olana bu sevinç külahini giydirmekle mutlu kilmistir. Onu baskasinin elinden kurtarmak için böyle yaptim” demisti. Bu açik sözler, bas taci edilecek bu dogruluk, o kiymetli tac kadar degerli davranis, keremli olmayi seven sah, yüceler yücesi padisah katinda deger bulmus, kerem dolu yeller lütûf denizlerini dalgalandirmis ve o altin taci (tas) anilan gaziye armagan etmesine sebep olmustu.” Padisah, tasi askere biraktiktan sonra bunun bir hatirasi olmak üzere de muhafizlari ile subaylarinin bundan böyle sirma islemeli külah giymelerini emretti. Sultan Murad’in elbisesi satafatli degildi. O zamana kadar Germiyan fabrikalarinda yapilmis kumaslardan kirmizi renkli kaftan ve cübbe giyerdi. Basina da yine ayni bölgede islenmis beyaz renkte ince bir bez sarardi. Fakat sonradan bu basligini degistirmisti.
Tarihlerde verilen bu bilgilerin dogrulugunu tesbit, biraz zor görünmektedir. Hoca Saadeddin’in ifadesine göre muhtemelen o kilik kiyafet o günlerde yayilmis olabilir. Üsküfün, Gazi Süleyman Pasa’nin bir bulusu oldugu kesindir.
Osmanli akinlari Rumeli’de devam ederken padisah, devletin iç ve dis siyasetini belli bir ölçü dahilinde tarassut ediyordu. Padisahin uyanik ve keskin bakisi, gerek Anadolu, gerek Bizans ve Balkanlarin siyasî ve ictimaî düzensizligini, avucunun içi kadar açik görüyor, onun için de çapraz menfaatlerin ugras meydani olan Rumeli cografyasini tepeden inme bir müdahale ile önce siyasî ve askerî mânâda ele geçirmek sonra da ictimaî ve medenî alanda yeni bir nizama tabi tutmak zaruretini hissediyordu.
Bu dönemde Orta Avrupa olsun, Balkanlar olsun, birbirlerini disleyen, kemirip kanini içen düsman unsurlarin kaynasip çarpistigi bir sel yatagi haline gelmisti. Hele gittikçe kabugunun içine büzülen Bizans Imparatorlugunda, debdebe ve tesrifattan ibaret kalmis ülkesiz bir imparator vardi ki, bir yandan Osmanlilara boyun egerken, bir yandan da o bitip tükenmez iç kavgalari, kanli didismeleri vahset ve zulüm aliskanligi tarihî ve an’anevî dekoru içinde bütün dehsetiyle devam etmekte bulunuyordu. Baska bir ifade ile Bizans kötü idare ediliyordu. Nitekim tarihçi Dukas, Imparator Ioannis Paleologos’u su cümlelerle tavsif ederken bir hakikata parmak basmis oluyordu.
“Imparator Ioannis, budala idi. Yalniz kadinlarin güzel veya çirkin olup olmadiklarini ve kimin karisi bulundugunu ve nasil ele geçirecegini bilirdi. Diger hususat için memleketi gelisi güzel idare ederdi.”
BALKANLAR’DAKI FETIHLER
Sirp Sindigi zaferinden sonra Balkanlar’daki uc bölgelerini sag, orta ve sol kanatlara bölen Sultan Murad, üç koldan fetih hareketlerini baslatti.
Sag kanat yani dogu sinir bölgesi dogrudan dogruya Sultan Murad’in kendi komutasi altinda idi. Sol kanat yani bati bölgesi komutani Evrenos Bey, orta kol komutani ise Kara Timurtas Pasa idi.
1365 yilinda Dalmaçya kiyilarinin güneyindeki Dubrovnik (Raguza) Cumhuriyeti, Osmanli himayesini kabul eden bir muahede imzaladi. Ticaretle ugrasan bu küçük Slav cumhuriyetinin ileriyi görebilmesi, onun asirlarca devam edecek olan hayatini garanti altina almasina sebep olmustu. Osmanlilar, yillik vergi karsiliginda bu devletçigin iç islerine karismadiklari gibi onu ortadan kaldirip ilga da etmediler. Dubrovnik’in himaye altina alinmasi ile Türkler, Adriyatik denizine dayanmis oluyorlardi. Halbuki bu esnada daha Akdeniz’e çikmamislardi.
Gümülcine’yi ikamet merkezi olarak seçen Gazi Evrenos Bey, Sirp Sindigi’dan kisa bir müddet sonra Serez’i zapt etmisti. Fakat henüz Drama ile Kavala, Bizans’in idaresinde idi.
Sultan Murad, Sirp Krali Stefan Dusan’in ölümünden sonra Bulgar Prensi Ivan Aleksandr tarafindan alinan Trakya’nin Karadeniz kiyilarini denetimi altina aldi. Böylece Bizans’in Avrupa ile olan son karayolu bagi da kesildi. Bizans Imparatoru bu duruma bir çare bulabilmek için Roma’ya gitti. Dört kardinal huzurunda ve Saint Plerre Kilisesi’nde Ortodoks mezhebinin sapikliklarindan tevbe ve istigfar edip Latin Kilisesi’nin (Katolik) evladi oldu. Buna karsilik olarak da Papa, Bati dünyasindan kendisi için büyük ölçüde yardim temin edecegi vaadinde bulundu.
Fakat bu merasim, sahsî menfaatlerin disinda samimi bir alis veris degildi. Bunun en belirgin delili ise Imparator’un Bizans’a döndügü zaman, gittiginden daha da eli bos kalmasi ve ümid ettigi yardimdan bir zerre dahi bulamamasi idi. 1369’da Roma’da resmen Katolik olan Imparator, Istanbul’a döner dönmez tekrar Ortodoks mezhebine döndü. Böyle siyasî manevralar ile padisahin itimadini da büsbütün kayb eden Bizans Imparatoru, daha da zebun ve çaresiz kalmis bulunuyordu.
Bu asirlarda Ortodoks ve Katolik mezhepleri arasinda münaferet ve çekisme o dereceye varmisti ki, bir Ortodoks, Türk idaresini Katolik idareye tercih ediyordu. Katolikler için de durum bundan pek farkli degildi.
1367’de Kara Ali Bey oglu Timurtas Pasa, Tunca üzerindeki Yanbolu’yu, Lala Sahin Pasa ise Samakov’u aldi. Samakov, Sofya’nin 50 km. kadar güneydogusunda idi. Sultan Murad da 1368’de Hayrabolu’yu, 1369 yilinda Kirkkilise (Kirklareli), Pinarhisar ve Vize’yi Bizanslilardan geri aldi. Buralar daha önce feth edilmis olmalarina ragmen bir ara Bizans tarafindan tekrar isgal edilmislerdi. Bölgenin bu önemli sehirlerinin yeniden Osmanlilarin idaresine geçmesi üzerine, Bizans’in elinde Trakya’da fazla bir sey kalmadi.
Tuna nehrinden Rodop Balkanlarina kadar orta ve güney Bulgaristan ile Osmanli fetihlerinden önce de kismen Trakya’ya sahip olan Bulgar Krali Yuvan Sisman, Osmanlilarla basa çikamayacagini anlayinca onlarla baris antlasmasi yapti. Böylece Osmanli himayesini benimsedigi gibi vergi vermeyi de kabul etmek zorunda kaldi. Bu arada Kral Sisman, kizkardesi prenses Marya’yi da Sultan Murad’la evlendirmek suretiyle akrabalik tesis etmek ve bu sayede Osmanlilarin gücünden de istifade etmek istiyordu. Gerçekten de Sisman, kendisine muhalefet edip Macarlari Vidin’e sokmus olan kardesi Stratisimir’e karsi Murad’la Ulahlardan yardim alarak Vidin üzerine gitmisse de muvaffak olamadi. Bu siralarda Türklerin, Bulgaristan fütuhati devam etmeye kararli görünüyordu. Bu durumu gören ve daha önce devlet merkezi olan Tirnova’ya gelmis olan Bulgar Krali Sisman, Sirbistan Krali ile anlasarak birlikte Osmanlilar üzerine hücum etmeyi kararlastirdilar. Lala Sahin Pasa, bu orduyu perisan etti. Bu Çamurlu meydan muharebesi ile Kuzey Bulgaristan kapilari da Türkler’e açilmis oldu.
SULTAN MURAD’lN ANADOLU SIYASETI ve YILDIRIM BÂYEZID’IN EVLENMESI
Birinci Murad’in, savas günlerinde oldugu gibi baris zamanlarinda da yegâne emeli, Avrupa ve Asya’da fetihleri devam edip sinirlarini genisletmekti. Bu sebeple o, Rumeli’deki hâkimiyetini saglamlastirirken, Anadolu birligini saglamak gayesiyle de buradaki beylikleri de topraklarina katma siyaseti güdüyordu. Fakat bunu gerçeklestirmek için Anadolu’daki beyliklerle çatismaya girmemeye ve barisçi bir siyaset takip etmeye azamî dikkati gösteriyordu: Bu siyaseti büyük bir maharetle uygulayan Sultan Murad, Karaman ogullarinin tehdid ve tazyiki karsisinda Osmanlilara dayanmak ihtiyacini duyan Germiyan oglu Süleyman Sah (1361-1387)’in arzusu üzerine oglu Bayezid’i, Süleyman Sah’in kizi Devlet Hatun ile evlendirdi. Tarihî kaynaklarimizda uzun uzadiya anlatilan ve hakkinda teferruatli bilgi verilen bu evlilik, Süleyman Sah’in arzusu üzerine olmustu. Buna göre Süleyman Sah, oglu II. Yakub Bey’i yanina çagirip kendilerinin ve memleketlerinin Karamanlilardan korunmasinin güç oldugunu, bu yüzden Osmanlilar ile yakinlik kurmayi düsündügünü, bunun için de kizi Devlet Hatun’u Murad’in oglu Bâyezid’e vermeyi düsündügünü söylemisti. Yakub Bey, yasli babasinin bu teklif ve arzusunu kabul etmis olmali ki, Sultan Murad’a, Ishak Fakih adinda saygi deger bir kisi ile Germiyan ülkesinin bazi ileri gelenlerini elçilikle görevlendirip gönderirler.
Her ne kadar Hammer, “Bu sebeple büyük oglu Yildirim Bâyezid’e komsusu Germiyan hâkiminin kizini almak istedi. Bu evlilik, padisahin arzularina pek uygun düsüyordu. Çünkü genç prenses çeyiz olarak kocasina babasinin en güzel yerlerini getiriyordu” diyorsa da o günün sartlari ve gittikçe yildizi parlayan Osmanlilarin durumu düsünülünce bu teklifin bizzat Germiyan Beyi Süleyman Sah’tan gelmis olmasi yadirganmamalidir. Bununla beraber bu meselenin daha önce gayri resmî olarak görüsülüp konusuldugu, ancak her iki tarafin arzusunun açikça ortaya konmasi üzerine erkek tarafi olarak ilk resmî tesebbüsün Sultan Murad’dan geldigini düsünebiliriz.
Germiyan Beyi Süleyman Sah’in elçisini, Edirne’de kabul eden Sultan Murad, onun getirdigi kiymetli hediyeleri kabul ettikten ve onu ülkesine gönderdikten sonra dügün hazirliklarina baslamak üzere kendisi de Bursa’ya gelir. Ilk is olarak bu mutlu ve neseli dügüne katilmak için Müslüman hükamdar ve beylere davetiyeler götürmek üzere elçiler gönderir.
Hicrî 783 (1381) yilinda gerçeklesen bu dügünle ilgili olarak kaynaklar, su ortak bilgileri vermektedirler: Murad , kizi istemek üzere Kütahya’ya Bursa kadisi Hoca Mahmud Efendi, Kapi kullarindan Emir-i âlem Aksungur Aga, Samsa Çavus’un oglu Çavusbasi Demirhan, Yildirim Bâyezid’in dadisi ile Kadi Mahmud Efendi’nin ve Aksungur’un eslerini (zevcelerini) gönderdi. Süleyman Sah da Cemaleddin Ishak Fakih’i bir heyetle I. Murad’a gönderdi. Ishak Fakih bu heyetle giderken yaninda pek çok hediyeler de götürmüstü. Bu hediyelerin içinde meshur Germiyan atlari, Denizli bezleri, altin ve gümüs gibi gayet kiymetli esya bulunuyordu. Her iki taraf da kendi memleketlerinde tantanali bir sekilde dügün yapmislardi. Murad’in Bursa’da yaptigi dügün hakkinda kaynaklarda bir hayli bilgi bulunmaktadir. Bu bilgi sayesinde o günün örf, adet, kültür ve folkloru hakkinda önemli sayilacak malumata sahip oluyoruz. Bu da bize dönemin ekonomik, sosyal ve siyasî vaziyetini gösterme bakimindan önem tasimaktadir. Buna göre dügün söyle olmustur:
“Hazirliklar tamamlandi. Etrafin beylerine davetçiler gönderdiler. Karamanoglu, Hamidoglu, Menteseoglu, Saruhanoglu, Kastamonu’da Isfendiyar ve Misir Sultanini davet ettiler. Kendi ülkesindeki sancak beylerini de çagirdilar. Evrenos Gazi’yi de davet ettiler. Ondan sonra dügüne basladilar. Etrafin elçileri geldiler. Beylerden hediyeler getirdiler. Iyi atlar, katarla develer ve fevkalade seyler getirdiler. Herkes âdet üzre hediyesini verdi. Herkes mertebesine göre yerli yerinde oturdu. Misir Sultani’nin elçisi dahi gel-di. O da hediyesini (saçu) takdim etti. Ona bütün elçilerin üstünde yer gösterdiler, oturdu. Bunlar, tamam olup oturduktan sonra izin verildi. Kendi sancak beyleri geldi. Hepsi mertebesine göre hediyelerini arz ettiler. Evrenos Gazi’nin hediyeleri ileri geldi. Yüz kul ve yüz kizoglan cariye. On oglanin elinde içi flori dolu on gümüs tepsi. Ve on oglanin elinde dahi on altin tepsi ve seksenin elinde gümüs ibrik ve gümüs masrapa. Elhasil bunlarin her birinin eli bos degildi. Bütün etraftan gelen elçiler hayrette kaldilar ki, bu hanin bir kulu böyle büyük hediyelerle geldi. Murad Han Gazi gör ki neylese gerektir? Evrenos Beyin getirdigi kullan, karavaslari (câriye) etraftan gelen bu elçilere taksim etti. Etrafin elçilerinin getirdigi atlari da Evrenos’a verdi. Gelen paradan bir kismini da Evrenos’a verdi. Kalanini bilgin ve yoksullara dagitti. Kendisine bir sey birakmadi.
Bu dügün kim Murad Han etti kardas
Yayildi sofralar döküldü çok as
Bir ay tamam yenildi nimetler
Fakir ü gani vü hem yedi evbas.”
Sultan Murad, gelini almak üzere Bursa kadisi Hoca Efendi’yi, Sancaktari Aksungur’u, Samsa Çavus’un oglu Çavusbasi Demirhan’i, kadi efendi ile sancaktarin eslerini ve Yildirim’in dadisini bin kisiden fazla bir birlikle Kütahya’ya gönderdi. Sultanin temsilcileri Kütahya’ya yaklasinca Germiyanoglu Süleyman Sah, ülkesinin ileri gelenlerini karsilayici olarak göndererek agirlamada, ikram ve iltifatta bulunmus, gereken saygiyi eksiksiz yerine getirmisti. Misafirlerin her birini durumlarina göre bir konaga indirmis ve herkesin degerine göre uygun yerler göstermisti. Bu suretle ziyafetler çekilmis, ev sahipliginin gerektirdigi bütün görevler hakkiyla yerine getirilmisti. Bundan sonra da dügün ve nikah törenlerine baslandi. Nikah, ser’-i serif üzere kiyildi. Nikahtan sonra kizini gelin olarak veren Süleyman Sah, çeyiz olarak sunulan Kütahya, Simav, Egrigöz (Emet) ve Tavsanli’nin devir tarihini de belirterek Çasnigirbasi Pasacik Aga’yi da yanlarina vererek gönderdi. Aksungur Aga, teslim alinacak kalelerin muhafaza tedbirlerini aldiktan sonra hep birlikte padisahin otagina (Bursa) dogru yola koyuldular. Bursa’ya yaklastiklari zaman devletin ileri gelenleri, padisahin yakinlari ve davetliler, sevinç içinde onlari karsilayip sultanin sarayinda harem dairesine indirdiler.
Gerçek gayesi, Rumeli fütuhatini daha batilara götürmek olan Sultan Murad, bir taraftan bu plânini uygularken bir taraftan da Anadolu’da birligi kurmaya gayret ediyordu. Bununla beraber mümkün mertebe Anadolu’da savas yapmadan bunu gerçeklestirmek istiyordu. Zira Anadolu’daki beyliklerin sakinleri de müslümandi. Bunun için de bazi tedbirlere basvuruyor ve çareler düsünüyordu. Bu gayesinin gerçeklesmesi için akrabalik tesisine gayret ediyordu. Nitekim Kütahya, Simav, Egrigöz (Emet) Ve Tavsanli’nin Osmanli idaresine geçmesi bu akrabaliklardan biri vasitasi ile gerçeklesmistir ki bu da, bir zamanlar babasi Orhan Gazi’ye kafa tutmus olan Germiyanoglu’nun, daha önce pençelestigi adamin oglu ile hos geçinmekten baska çaresinin olmadigini anlamasi ile mümkün olmustur. Germiyanoglu, er geç Osmanli hududlari içine girmesi mukadder olan topraklarini pâdisaha, kizini da sehzâdesi Bâyezid’e vermek suretiyle siyaset sahnesinden sessizce uzaklasmaya ve sakin bir hayat yasamaya baslamisti.
Mükrimin Halil Bey, Osmanlilara verilen yerler arasinda zikredilen Kütahya’nin, beyligin merkezi olmasi hasebiyle verilemeyecegini ileri sürmekte ise de arsiv belgeleri, Kütahya’nin da verildigini göstermektedir. Nitekim Süleyman Sah da buranin verilmesi üzerine Kula’ya çekilmistir. Süleyman Sah, Karaman ogullarindan korunmak için beyligin devaminin bu yolda mümkün olacagini görmüstür. 1381 yilinda yapilan dügün dolayisiyla çeyiz olarak verilen bir kisim Germiyan topraginin tesbiti “Tapu Tahrir Defterleri”nden de mümkün olmaktadir.
BAZI SEHIRLERIN HAMID OGULLARI’NDAN SATIN ALINMASI
Anadolu Beylikleri arasinda padisahin tasavvurlarini sezerek Germiyanoglunu takib eden Hamideli Emiri de Germiyan’la Karaman arasindaki topraklarini satmak suretiyle hem izzet-i nefsini kurtarmis, hem de boy ölçüsemeyecegi bir rakibin karsisinda haddini bilerek zararli çikmamistir. Yildirim Bâyezid’in dügününün sonunda misafirlerin dagilmasi esnasinda Murad Hüdavendigâr, Hamideli Beyi olan Hüseyn’in elçisine Hoca Saadeddin’in dili ile “Biraderim Hüseyin Bey’e bizden selam edüp diyesin ki aramizda olan sevgi ve dostluk ve birlik geregi bir iltimasimiz (istegimiz) vardir. Kabul ettigini bildiren cevabini ve bununla ilgili haberi bekledigimizi bileler.” Bundan sonra Karaman beylerinin kendi ülkesine karsi iyi niyet ve dostluk beslemedigini, Karaman tarafinda, Hamideli’ne bagli birçok kale, sinirlarimizin korunmasi bakimindan bize gerekmektedir dedikten sonra o kalelerin usulünce satilip kendi mülkleri haline getirilmesini ister. Bu sayede de ikisi arasinda (Osmanli-Hamideli) yeniden kuvvetli dostluk baglan kurulmus olsun. Bu dönemde Hüseyin Bey de zaman zaman Karamanlilarin saldirilarina ugramakta ve onlardan zarar görmekte idi. Simdi Sultan Murad’in ne demek istedigini anlamis ve onun komsusu olmayi ister olmustu. Fakat, kararlastirilmamis olan satis meselesi öylece duruyordu. Bu esnada Sultan Murad, Kütahya’yi ziyaret etmek üzere yola çikmisti ki, Hamid eli hakimi Hüseyin Bey, padisahin bu geziyi kendi ülkesini ele geçirmek için tertipledigini sanarak biraz önce sözü edilen konuyu tekrar ele alarak padisaha satma isine razi olduguna dair haber gönderdi. Bu haber padisaha ulasinca, Beysehir, Seydisehir, Yalvaç, Karaagaç ve Isparta kalelerini satin almak üzere temsilcisini göndererek bu kaleler için epeyce bir para (80000 altin) öder. Hüseyin Bey, sözünden dönmeyerek anilan para karsiliginda isimleri zikr edilen kaleleri satmaya karar verir. Sultanin temsilcisi ile kanunlara uygun olarak Müslüman kadilarin imzalari ile satis akdi gerçeklesmis olur. Böylece bu sehirler de Osmanli Devleti’nin idaresine girmis oldu. Bu sehirlerin Osmanli idaresine girmesi ile Osmanlilarin Anadolu’daki varliklari daha iyi bir sekilde hissedilmeye baslandi. 783 (M. 1381) tarihinde gerçeklesen bu satis muamelesinden sonra Sultan Murad, adi geçen kalelere, kendi adamlarim yerlestirerek oralari timar haline getirdikten sonra Bursa’ya tekrar döner.
Görüldügü gibi Bâyezid’in evlenmesi, Osmanli Devleti’ne genis ve zengin bazi topraklari baglamisti. Yine bu evlilik törenleri esnasinda Hamideli hakimi Hüseyin Bey’den Karaman’a komsu olan alti sehir alinmisti. Öyle anlasiliyor ki, Hüseyin Bey, baslangiçta buralari vermek istememekteydi. Fakat padisahin gücü karsisinda duramayacagini anlayinca bu sehirleri satmak zorunda kalmisti. Bu satis isinden sonra Anadolu’da Selçuklu topraklarini bölüsen beyliklerden üçü, beyliklerinin Osmanli Devleti idaresine girdigini görmüs oluyorlardi. Bunlar, Karesi, Germiyan ve Hamideli beylikleri idi. Bunlardan ilki Orhan Gazi’nin fetihleri ile, ikincisi kizinin Bâyezid ile evlenmesi ile, üçüncüsü de satisla olmustu.
OSMANLI-CANDAROGULLARI MÜNASEBETLERI
Candarogullari’nin, Osmanli hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmasi, Anadolu birliginin kurulmasi bakimindan atilmis önemli bir adimdir. Kastamonu, Sinop ve çevrelerinde bir beylik kurmus olan Candarogullari, aslen Türkmen bir ailedendir. Beyligin kurucusu Semseddin Yaman Candar’dir.
Osmanli Devleti’nin, Balkanlar’da giristigi sistemli ve planli fetihlerden sonra Anadolu’da Germiyanogullari ile Hamidogullari’na ait bazi yerlere sahip olmasi, Candarogullari tarafindan endise ile karsilaniyordu. Candaroglu Beyi Kötürüm Bâyezid (Celaleddin Bâyezid Bey), babasi Adil Bey’in vefati üzerine hükümdar olmustu. Çok sert ve hasin bir kimse oldugu anlasilan Celaleddin Bey zamani, iç ve dis gaileler sebebiyle huzursuzluk ve mücadeleler içinde geçmisti. Celaleddin Bey, memleketinin idaresini en çok sevdigi oglu Iskender Bey’e vermeye mütemayildi. Bu durumu fark eden büyük oglu Süleyman Sah, babasinin bu arzusuna içerleyerek kardesini öldürüp ortadan kaldirmak için firsat kollamaya basladi. Bu firsati yakaladigi anda da kardesi Iskender’i Öldürmüstü. Osmanli tarihlerinde Kötürüm Bâyezid diye anilan Celaleddin Bâyezid’in sert ve hasin tavrini ortaya koymasi bakimindan, ehemmiyet arz eden bir hadiseyi burada zikr etmek gerekir. O, oglu Iskender’i öldüren büyük oglu Süleyman’in, biri kiz digeri erkek iki çocugunu, yani kendi torunlarini öldürmekten çekinmemistir.
Gerçi Kötürüm Bâyezid, baslangiçta Sultan I. Murad’a itaatini arz etmekle beraber, gittikçe büyüyen Osmanli tehlikesi karsisinda yakin komsulari ile de iyi münasebetler kurmaya çalismakta idi. Daha önce de temas edildigi gibi Kötürüm Bâyezid, tahtini küçük oglu Iskender’e birakmak niyetinde idi. Fakat büyük oglu Süleyman, kardesi Iskender’i öldürerek babasina isyan etmisti. Bu isyan esnasinda Süleyman, Osmanlilara siginip onlardan yardim istemisti. Sultan I. Murad tarafindan bu yardim istegi kabul edilmis olacak ki, Osmanli kuvvetleri Kötürüm Bâyezid üzerine harekete geçmisti. Süleyman, Osmanli kuvvetleri ile Kastamonu’ya gelmis babasiyla harb ederek onu Sinop’a siginmak zorunda birakmisti. Hicrî 785 (M. 1383) yilinda cereyan eden bu hadise üzerine Candarogullari Beyligi, merkezleri Sinop ve Kastamonu olmak üzere ikiye ayrilmisti. Bununla beraber Süleyman’in hükümdarligi uzun sürmemisti. Durumu, Anadolu birligini saglamak bakimindan kendi hesabina uygun gören Sultan Murad, Süleyman Pasa’yi tevkif ederek Candar Beyli’ginin Kastamonu subesini ülkesine ilhak eder. Fakat Sultan Murad’in bu hareketi, Süleyman Bey’e bagli olan Kastamonu halki tarafindan iyi karsilanmamistir. Bir firsatini bulup Osmanlilarin hapsinden kaçan Süleyman Pasa, kendine bagli taraftarlarini topladiginda Osmanli kuvvetleri Kastamonu’dan ayrilmaya mecbur olmuslardi. Böylece Süleyman Pasa tekrar hükümdarligina kavusmus oldu. Fakat durumu dikkatle izleyen Süleyman Pasa’nin babasi Kötürüm Bâyezid, Sinop’tan gelerek Süleyman Pasa’yi firara mecbur etmisti. Süleyman Pasa, Sultan Murad’dan tekrar yardim istedi. Sultan Murad, onu tekrar himayesi altina aldi. Sultan Murad, bununla da yetinmeyerek onu Osmanli hanedanina damat yapti. Süleyman, bu akrabalik ve himaye sayesinde Kastamonu’yu tekrar ele geçirdi. Bundan sonra Osmanlilarla dost geçinen Süleyman, Osmanlilarin gerek Balkanlar’da gerekse Beylikler üzerine yaptiklari seferlerde yardimci kuvvet göndermekten geri kalmadi.
Görüldügü gibi, Osmanli hükümdari I. Murad’in yardimiyla beyligini sürdüren Süleyman Pasa, Osmanlilarla dost geçindi. Bu sebeple Birinci Kosova muharebesinde ve onu takiben Yildirim Bayezid’in hükümdarliginin ilk senelerinde Anadolu beylerinin Osmanlilar aleyhine olan hareketlerinde o, Bâyezid’e yardimda bulundu.
SEHZÂDE SAVCI ISYANI
Osmanli tarihinde, ilk ciddi taht kavgasi olarak gösterilen bu isyan hakkinda Osmanli ve Bizans tarihleri arasinda farkli görüsler bulunmaktadir. Yeri, zamani ve hatta Savci Bey’in o zamanki yasi hakkinda degisik görüsler bulunmasina ragmen bu olay, ileride meydana gelecek olan ve “kardes katli”ne sebep olacak olaylara öncülük etmesi bakimindan önemli bir olay olarak kabul edilmesi gerekir. Sultan Murad’in üç oglundan biri olan Savci Bey’in, babasina karsi ayaklanmasi, Osmanlilari oldugu kadar Bizansi da ilgilendiriyordu. Çünkü bu isyanda Bizans Imparatoru Ioannes’in büyük oglu Andronikos da bulunmaktaydi. Zira imparator, Selanik valiliginde bulunan ikinci oglu Manuel’i, saltanat ortagi yapmayi düsünmüstü. Böylece büyük oglu Andronikos’un hakkini ondan daha küçük olan kardesine verecekti. Bu, Andronikos’un kizmasina ve ondan intikam almasina sebep olmustu. Bu sebeple her ne pahasina olursa olsun imparatorlugu ele geçirmeyi düsünüp firsat kolluyordu. Bu firsat, babasinin kendisini vekil birakarak Sultan Murad ile birlikte bazi âsi beyleri cezalandirmak üzere Anadolu’da bulundugu bir sirada ele geçmisti. Tam bu esnada Sultan Murad’in, Edirne’de yerine vekil biraktigi Sehzâde Savci ile birleserek babalarinin aleyhine bas kaldirdilar. Bu hadiseden haberdar olan Sultan Murad, derhal Rumeli’ne geçerek Istanbul yakininda asi kuvvetleri bozguna ugratir. Dimetoka’ya kaçan Savci’yi da yakalatarak gözlerine mil çektirir. Buna karsilik Imparator Ioannes, istemeyerek de olsa oglunun gözlerini tamamen kör olmayacak sekilde kaynar sirke ile yaktinr. Hammer’in ifadesine göre Ionnes bunu Sultan Murad’in baskisi üzerine yapmak zorunda kalmistir.
Osmanli tarihlerinde bu olay daha farkli bir sekilde verilmektedir. Buna göre yeni ülkeler feth etmek üzere Rumeli’ye geçen Sultan Murad, büyük oglu Bayezid (Yildirim)’i, güvenlik ve huzur kaynagi olmak, bakimli ülkeleri korumak göreviyle Anadolu hududunda, Germiyan vilayetinde birakip Kütahya’da oturmasini uygun görmüstü. Ortanca oglu Yakub Çelebi’yi Karesi vilayetinde, küçük oglu Savci Beyi de Bursa muhafizliginda birakmisti. Savci Bey, gençlik heyecani ve atilganligi ile basina buyruk olmak, diledigini yapmak hevesine kapilmisti. Onun bu toylugunu, bazi kötü arkadaslari da desteklemislerdi. O da bu düsüncelere kanarak babasina karsi bas kaldirmisti. Böylece padisahlik sevdasina düsmüstü. Tahta oturdugunu ilan ederek kendisine bagli olanlara hazineyi dagitti. Bu tutumuyla bazi eskiyayi yanina çekmis ve ülkeyi istedigi sekilde idare etmeye baslamisti. Hatta adina hutbe okutarak çevresine karsi saldirilara baslamisti. Bütün bunlar, padisahin kulagina ulasinca o da Edirne’den hareketle bu büyük fitneyi bastirmak ve bu fesad atesini söndürmek üzere Bursa’ya dogru yürüdü. Olayin kansiz bir sekilde ortadan kaldirilmasi için de söyle bir plan tasarlanmisti. Savci Bey’in hareket ve tutumundan habersizmis gibi davranilacak, Biga çevresinde büyük bir sürek avi tertiplenecek. Savci Bey de Bursa’dan çikip padisahi ve ordusunu burada karsilayacakti. Böylece baba, bu yigit oglu ile Biga’da at kosturacak ve avlanacakti. Çikartilan bu ferman sehzadeye ulasinca o, verilen emre itaat etmemis, çevresinde ordu toplayip savas hazirliklarina baslamisti. Onun bu tutumu padisaha bildirilince hükümdar derhal Bursa üzerine yürümeye karar verdi. Savci Bey ise yandaslari ile birlikte padisahla savasmak üzere Bursa’dan çikip Kite ovasinda babasini karsilar. Sonuçta hükümdara bagli olan askerlerin gayreti ile sehzâdeye bagli olan eskiya grubu hezimete ugrayip dagilip kaçar. Sehzâde de yakalanip padisahin huzuruna getirilir. Suçunu kabul edip özür dilemesi gerektigi ve bu sayede babasinin kendisini af edecegi bildirildigi halde o böyle bir yola girmemis, aksine sert ve gerçek disi sözlerle babasina karsi gelmeyi sürdürmüstü. Bunun üzerine gözlerine mil çekilerek kör edilmisti.
Böylece Andronikos ve sehzade Savci Bey gailesini ortadan kaldiran Sultan Murad, bu sefer baska bir olayla mesgul olma zorunda kaldi. Bu da dogrudan dogruya Bizans ile ilgili bir hadise idi Bu olay, o dönemlerde Bizans’in, Osmanlilar karsisindaki durumunu ortaya koymasi bakimindan da dikkat çekmektedir. Hammer bu olayi bize su ifadelerle nakl etmektedir: Imparatorun oglu Manuel, vali bulundugu Selanik’e yakin olan Serez’i Osmanlilarin elinden alma tasavvurunda bulununca padisah, onun bu hainligini, veziri Hayreddin Pasa’yi Selanik’i almakla görevlendirmek suretiyle karsilamistir. Manuel de ölü veya diri ek geçirilecekti. Manuel, kendi kuvvetinin üç misli olan bu askere karsi koyamayacagini anlayinca sehri yüz üstü birakip deniz yolu ile Bizans’a dönmüstü. Fakat imparator, yeniden Murad’in süphesini çekmek ve hiddetine ugramak korkusuyla firari ogluna siginma hakki tanima cesaretini gösteremedi. Bunun üzerine Manuel Midilli’ye siginmak istediyse de, adanin Ceneviz valisi de onu kabule cesaret edemedi. Sonunda Manuel, her seyi göze alarak padisahin affina ve büyüklügüne bas vurdu. Ümidi de bosa çikmadi. Sultan Murad, düsmaninin kendisine güvenmesinden haz duyacak kadar yüksek bir ahlakî fazilete sahipti. Manuel’i karsiladi. Hareketinden dolayi yumusak sözlerle onu ayiplamakla yetindi. Manuel de hatasini kabul ederek suçunun bagislanmasini istedi. Padisah da onu bagisladi. Hatta daha da ileri giderek daha önce kendisini kabul etmeyen babasinin yanina yolladi ve onu iyi karsilamasini istedi.
Iste bu zamanlarda Osmanlilarin güç ve kuvvetleri o derece yüksek ve Bizans’in kuvveti o kadar gevsek idi ki; Imparator, kendi ogluna bile devlet merkezinin kapilarini müttefikinin izni olmadikça açamiyordu.
Sultan Murad’in en degerli ve teskilatçi komutanlarindan biri olan ve son zaferi olmak üzere Selânik’i Osmanli ülkesine katmis bulunan Hayreddin Pasa’nin ölümü, bu siradadir. Hayreddin Pasa, vefati tarihi olan 10 Zilhicce 789 (22 Aralik 1387) da padisahin yaninda olmayip Rumeli’deki ordunun basinda idi.
Çandarli Halil Hayreddin Pasa, ordusu ile Yenice-i Vardar’da bulunurken hastalandigi için Serez’e nakl edilmis ve orada vefat etmis ise de cesedi Iznik’te defn edilmistir. Türbesi Iznik surlarinin disinda Lefke kapisina yakin bir mezarligin ortasindadir. Halil Hayreddin Pasa vefat edince geride Ali, Ilyas ve Ibrahim isimlerinde üç erkek evlat birakmisti. Müstakimzâde, Osmanlilarin üçüncü veziri olarak gösterdigi Halil Hayreddin Pasa’nin ilim ve fazlindan bahseder. Onun, Celaleddin Kazvinî’nin belagat ilminden Telhisu’l-Miftah adli eserini serh eyledi yazar. Gerek Osmanli, gerek yabanci tarihlerdeki kayitlardan Hayreddin Pasa’nin çok degerli ve teskilatçi bir devlet adami ve muktedir bir komutan oldugu anlasiliyor. Filhakika bu zat, idarî, askerî, malî ve siyasî sahalarda ve Osmanli Devleti’nin kurulmasinda birinci derecede rol oynamistir. Iznik’te Yesil Cami adindaki camisi ve yine orada eski ve yeni imâret denilen iki imâreti, Gelibolu ve Serez’de de camileri vardir. Halil Hayreddin Pasa’nin vefati üzerine padisahin yaninda bulunan büyük oglu Ali Pasa vezir olur.
Devletin, dirayetli ve maharetli bir generali; akilli, zeki ve tedbirli bir veziri olan Hayreddin Pasa, kendisinden daha asagi bir derecede bulunmayan ve hatta bazi yönleri ile kendisinden çok daha üstün olan bir padisahin veziri idi. Fetihlerin gerçeklesmesi ve devletin gelismesinde el ele veren bu iki kisi, basarili bir grafik sergilemislerdir.
Gerek Rum, gerekse Osmanli tarihçileri arasinda Hayreddin Pasa ile ilgili en fazla belge birakanin, Halkondil oldugu söylenir. Bu tarihçi, bu söhretli zatla ilgili vesikalar arasinda, Sultan Murad ile Hayreddin Pasa arasinda geçen su konusmayi nakl eder:
Hayreddin Pasa bir gün Sultan Murad’a der ki:
– Efendimiz, ordularinla arzu edilen bir amaca erisebilmek için harp islerini nasil idare etmek gerekir?
Padisah bu soruya söyle cevap verir:
– Elverisli firsatlardan faydalanmak, ihsan ve merhametle askerin sevgisini kazanmak suretiyle.
– Ama firsatlardan faydalanmak demekle neyi kast ediyorsunuz?
– Gayeye ulasmak için her vasitayi, degisik ihtimallere göre hesaplamak, ona göre ölçmek ve karsilastirmak gerektigini söylemek istiyorum.
Bunun üzerine Hayreddin gülmeye baslayarak söyle der:
– Büyük bir akillilik ile yaratilmissin. Bunu görüyorum. Ancak yapilmasi veya yapilmamasi gereken seyleri önceden bilmedigin ve kendi kendine danisarak bir ciheti red ve digerini kabul etmeye gücün yetmedigi durumlarda, bu vasitalari nasil hesaplayip ölçeceksin?
– Bir seye karar verildigi zaman onu hemen yerine getirmek gerekir. Maharetli bir komutan, danismalarinda gayet ihtiyatli davranmali; ama icrada yildirim gibi sür’at göstermeli, ordusunun basinda da örnek olacak derecede yigitlik sahibi oldugunu isbat etmelidir.
Iste vezir ile Sultan Murad arasinda, bu konusmalarin çerçevesine uygun sekilde Bizans Imparatorlugu’nun fethine hazirlanma basladi.
Sultan Murad’in, gerek siyasî, gerek idarî, gerekse medenî sahalardaki basarisinin sirrini onun yaratilis, karakter ve anlayisina baglayan bu ifadelere göre o, olaylar karsisinda cesurane kararlar veren bir kimsedir. Hiç bir zaman acz belirtisi gösterip kararsizlik sergilemeyen, aksine bütün ihtimalleri degerlendirip ona göre çareler düsünen bir kimsedir. Olaylari degerlendirirken çok ihtiyatli, karar verildigi andan itibaren yildirim sür’atiyle onu uygulayan bir kimsedir. Bu yönü ile o, “XVI. ve XVII. Asirlarda Osmanlilar ve Ispanya” adli eserin müellifi olan Leopold Won Ranke’nin, Osmanli Devleti’nin kudretini teskil eden üç unsurdan biri olarak kabul ettigi “hükümdar sahsiyetleri” ifadesine hak kazanmis görünmektedir.
OSMANLILARIN BALKANLAR’DAKI MUVAFFAKIYETLERININ MANEVÎ SEBEPLERI
Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile ser’î hukuku hem amelî, hem de nazarî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisim devletin bütün sistem ve organlarinda devam ettiriyordu. Çünkü “bu devlette din asil, devlet ise onun bir fer’i olarak görülmüstür”. Bu bakimdan Osmanli Devleti’nin bütün müesseselerinde bu anlayisin hakim olmasi ve sosyal bünyenin buna göre organize olmasi normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki, Osmanlilar, Balkanlarda idarelerine aldiklari yerli unsurlarin din ve vicdan hürriyetlerine müdahale etmedikleri gibi onlari diger milletlerin her türlü baskisindan da kurtarmislardi.
Her ne kadar Osmanlilar, kurulus yillarinda askerî islere fazla ehemmiyet veriyor ve askerî basarilarini bu sayede hazirliyorlarsa da, onlarin bu muvaffakiyetlerinin sebebini sadece askerî saha ile sinirlandirmak mümkün degildir.
Bilindigi gibi, tarihî bir yerlesim bölgesi olarak Balkan Yarimadasi’nin güneyinde Akdeniz bulunmaktadir. Burada yüzlerce adasiyla Ege, adeta Balkanlar içindedir. Batida Adriyatik Denizi, kuzeyde ise Tuna irmagi bulunmaktadir. Farkli kültürlere sahip insanlarin yasadigi bu bölge, jeopolitik yönü ile önemli idi. Balkan yarimadasi içinde stratejik massif daglik bölgeler, bogaz ve geçitler, devletin kurulus asamalarini belirlemistir denebilir. Bu jeopolitik faktör, Balkanlarda Osmanlilarin yayilis ve fetih dönemlerini anlamak için büyük bir önemi haizdir.
Öyle anlasiliyor ki bazi kimseler, Osmanlilarin Balkanlardaki ilerleyisini ve oradaki hakimiyetini sadece Osmanli askerî gücü ve karsi tarafin daginik olmasina baglamak istiyorlar. Böylece bir bakima Osmanlilarin fazla bir sey yapmadiklarini anlatmaya çalisiyorlar. Nitekim bu konuda:
“Osmanlilarin Balkanlardaki genislemesi, hem iç islerini halletmis olmalari, hem de fetih yöntemleri yüzünden kolaylasiyordu. Balkanlarda cografya ve siyaset, siki bir sekilde birbirine baglidir. Daglar, ordularin geçisine hesaba katilir bir engel olusturmazlar. Bir kaç su yolunun denetim altina alinmasiyla Tuna vadisine geçit bulunur. Eger Tuna’ya Demir-Kapi’nin ilerisinde bir noktadan erisilirse Macaristan ve Orta Avrupa akinlara müsaittir. Bölgeyi isgal etmek isteyenler, Eflak ve Bogdan yönünde hareket edebilir, daha sonra da Karadeniz kiyisi boyunca ilerleyebilirler. Böylesi genis bir arazinin savunulmasi siyasî birlik ve bunun olmayisi halinde de isbirligi ve es güdüm ister. Ondördüncü yüzyilin son çeyreginde Balkanlar, siyasî bakimdan birlesik degildi. Burada oturanlar, kendi aralarindaki rekabet ve karsilikli kiskançliklarla hirpalanmis bulunduklarindan Osmanlilara karsi birlikte direnis gösterecek takatten mahrumdular.” denilip fikirler ileri sürülmektedir.
Osmanli fetihlerini ve bu fetihlerdeki basariyi, bölge halklari arasindaki çekisme ve cografî sebeplere baglayacak kadar basite indirgemek, her halde dogru olmasa gerekir. Zira Osmanlilardan önce de bölge, defalarca istilaya ugramisti. Fakat bunlarin hiç birinde Osmanli Türkü’nün gösterdigi basariya denk bir muvaffakiyete tesadüf edilmemistir. Aksine Balkan ülkeleri, zaman zaman gelen bu kavimleri kendi bünyelerinde eritmesini bilmislerdir. Bu bakimdan Osmanlilarin basarili olmasinda ve hatta herhangi bir zorlama olmadan bölge halklarini kendi dinlerine sokmalarinda baska sebepler aramak lazim gelecektir.
Gerçekten Osmanlilar, vicdan hürriyetini temel tasi kabul eden, ekonomik ve sosyal haklara saygi gösteren bir anlayisla, idareleri altina giren kavimleri yumusak ve müsavatçi prensipler ile idare ediyorlardi. Onlar, bundan baska türlü davranamazlardi. Çünkü mensubu bulunduklari Islâm, onlarin baska türlü davranmalarina ve idarelerindeki insanlara karsi baska türlü muamelede bulunmalarina izin vermiyordu. Islâm, Müslümanlarin feth ettigi topraklarda yasayan hiç bir kimsenin zorla dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest birakir. Hak ile bâtilin neler oldugunu, inançlar arasindaki orta ve dogru yolun hangisi oldugunu bildirmekle yetinir. Zorlama sonunda müslüman olma keyfiyetinin Islâmi bir hareket olmadigini beyan etmekten çekinmez. Bu sebepledir ki Müslüman Türklerle Hiristiyan Balkanlilar arasinda çok iyi bir ahenk tesis edilmis, aralarinda din ayriligindan baska bir sey kalmamisti. Islâm’i kabul etmeyenler bile Osmanli idaresinden o kadar memnundular ki, sözde kendilerini kurtarmaya gelen Haçlilara hiç iltifat etmediler. N. Jorga (Geschichte des Osmanischen Reiches, I, 456) bu mevzuda sunlari söyler: “Ne kadar tedkik edersek edelim, Osmanli Imparatorlugu’nun idaresine giren bir sehir veya bir millet içinde, Osmanli idaresine karsi en ufak bir memnuniyetsizlige bile rastlamiyoruz. Balkanlari kurtarmaya gelen ve ekseriya bütün Hiristiyan âleminin vicdanlarina hitab edebilecek bir surette Haçli seferleri karakteri tasiyan bütün Avrupa milletlerinin istirak ettikleri o büyük seferlerde bile Osmanli idaresinde bulunan yerli Hiristiyan halkin bunlara katilmak arzusunu göstermediklerini katiyyetle görüyoruz.”
Osmanlilar, sadece idareleri altinda yasayan milletlerin, dinî hürriyet ve serbestisini saglamakla kalmamis, ayni zamanda Balkanlar’daki milletlerin de bunu kazanmalarina yardim etmislerdi. Sayet Türkler, Rumeli’ye ayak basip Balkan Türklügü’nü kurmamis ve farkli kavimlere vatan olmus Balkan cografyasi üstünde hâkim ve efendi millet olarak teskilat ve idaresini tesis etmemis bulunsalardi, bugün ne Sirp, ne Sloven, ne Bulgar, ne Romen ne de bir Yunan milleti kalmis olurdu. Zira Ortodoks Balkan Hiristiyanligi ne çekmisse dindaslari olan Katolik Latinlerden çekmistir. Öyle ki bu zulüm ve ceberut, Ortodoks mezhebindeki Balkan topluluklarim eritip ortadan kaldirmak yoluna giderken, ancak Türklerin Rumeli’ye adim atmalari ile Katoliklerin bu imha ve kolonizasyon politikasina son vermistir. Büyük Lui (Ludwig I, 1342-1382) devrinde Avrupa’nin en büyük devletlerinden biri haline gelen Macaristan, Balkanlara göz dikmis ve Vidin Prensligini zapt ederek, Katolikligi büyük bir enerji ve tazyikle Balkanlara yaymaya baslamisti. Bu tazyik sonucu olarak Balkanlar, Katolik mezhebine girmeye mahkum olmustu. Fakat Osmanlilarin, Macarlari önlemek üzere derhal kuzeye atilmalari bu tehlikeye bir set çekmis ve Balkanlarda Ortodoks mezhebinin serbestçe yasamasini mümkün kilmisti.
Uzunçarsili da bu dönemden bahsederken: “Görülüyor ki, yeni dogan Osmanli devletinin sür’atle genislemesinde, denizi asarak Balkanlari isgalinde yalniz fütûhatin ve devletler arasindaki ihtilaflardan istifadenin ve siyasetteki maharetin degil, ayni zamanda mânevî sebeplerin de tesiri vardir. Ancak bu sayededir ki Türkler, Rumeli’de isgal ettikleri (feth ettikleri) genis ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuslardir. Ve yine bu sayede Timur’un sadmesiyle Osmanli Devleti, Anadolu’da parçalandigi halde Rumeli’de dimdik durmustur” demektedir. Tarihî olaylara bakildigi zaman bu ifadelerin ne kadar gerçek olduklari görülür.
Gerçi Osmanli Beyligi, daha kurulus safhasinda iken askerî ve adlî teskilatla ise baslamisti. Bu esnada özellikle askerî islere fazla agirlik verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazirlanmisti. Bununla beraber bu zahirî (görünür) kudret, halki tamamen ayri dinde olan yabanci bir bölgede, yani Balkanlar’da göz kamastiran hizli ve suurlu bir yayilma ve yerlesme için kâfi degildi. Bunun birtakim manevî ve ruhî sebepleri de vardi.
Osmanli Beyligi, Anadolu’daki fetihleri esnasinda hiç bir siyasî firsati kaçirmamaya gayret ediyordu. Onlar, feth ettikleri yerlerdeki halkla kaynasarak onlarin dinî, örfî ve sosyal islerine karismiyorlardi. Onlarin, vicdan hürriyetlerine hürmet etmis ve agir vergiler altinda ezilmis olan yeni tebeasindan belli bir vergi (cizye) almakla Yetiniyorlardi. Kanunlara aykiri olarak keyfî hiçbir muameleye müsaade etmediler. Bundan dolayi Osmanli Türklerinin sür’atle ilerlemeleri ve feth edilen bölge halkinin Türk idaresini kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaydir. Bu konuda ilk Osmanli eserlerinde (Asikpasazâde, Nesrî) epey bilgi vardir. Nitekim 1355 yilinda Osmanlilara esir düsmüs olan Selanik bas piskopos’i Gregory Palamas’in mektubu da bu durumu açik bir sekilde ortaya koymaktadir. O, Hiristiyanlari tam bir serbesti içinde görmüstü. Orhan’in oglu Süleyman Pasa, ona hiristiyanlik hakkinda serbestçe bazi sorular sormustu. Isin daha enteresan tarafi, bizzat sultan Orhan, Palamas ile görüsür ve ulema ile onun arasinda bir münazaranin yapilmasini emreder.
Osmanlilar, Anadolu’da nasil Hiristiyan varliklarini ve idare tarzlarini bozmayarak onlari kendi nüfuzlari altina aldilarsa bu müsaadeyi Rumeli’de daha genis bir sekilde ve onlarin eski varliklarini muhafaza etmek üzere tatbik etmislerdir ki, bunu Osmanli tahrir defterlerinde birçok örnekleri ile görmekteyiz. Gerçekten, dogrudan dogruya Osmanli yönetimi altina alinan topraklarda Osmanlilar, yerli senyör ailelerinin çogunu eski feodal topraklarinda timar sahibi olarak birakiyordu. Böyle bir mazhariyete nail olabilmek için bunlarin eski dinlerini birakmalari sarti aranmiyordu. 1500 tarihine kadar Rumeli’de pek çok Hiristiyan timar sahibi bulunuyordu. Yani halk gibi yerli aristokrasi de sadece yeni bir hanedani Osmanli hanedanini tanimaktan ve onun hizmetine girmekten baska bir sey yapmiyordu. Henüz ilhak olunmayan bölgelerde, tâbi despotluk veya senyörlükler, kendi aralarindaki anlasmazliklar için metbulari olan sultana bas vuruyorlardi.
Zaten, bastan basa hiristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarimadasinda bu tarzdaki hareket ve davranisin Osmanli fetihlerini kolaylastirdigi bir gerçektir. Kisa zamanda bölgeyi bir Osmanli topragi haline getiren âmil, bu âdilâne hareket ve idarî siyasetteki inceliktir. Bir taraftan Bizans Imparatorlugunun bozulmus olan idare tarzi, vergilerin keyfi olmasi, Rum bey ve hatta imparatorlarinin kendi küplerini doldurmak isteyerek halki soymalari, asayissizlik ve ekonomik buhran gibi âmiller, halkin Osmanli idaresini memnuniyetle karsilamasina sebep olmustu. Bizans ve diger derebeylerin idare tarzina karsilik Osmanlilarin disiplinli hareketleri ve feth edilen yerlerin halkina karsi adaletli, sefkatli ve taassuptan tamamen uzak bir siyaset takip etmeleri, vergilerin tebeanin ödeme imkânlarina göre tertip edilmis olmasi ve bilhassa Ortodoks olan Balkan halkini Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdid edenlere karsi Türklerin buralardaki unsurlarin dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu ince ve hassas noktayi prensip olarak kullanmalari, Balkanlilarin Katolik tazyikine karsi Osmanli idaresini bir kurtarici olarak karsilamalarina sebep olmustur. Balkan milletleri bunu yapmakla, Osmanlilara karsi böyle bir tavir sergilemekle yerinde bir karar vermislerdi. Çünkü Osmanli rejimi, din ve irk ayirimi gözetmeyen, bütün tebeayi Osmanli Devleti semsiyesi altinda birlestiren siyasî bir idare idi. Osmanlilar, devletlerini kurarken kitleleri çeken bu uzlasici, koruyucu ve hos görülü siyaseti suurlu bir sekilde takib ediyorlardi. Onlarin idare sistemi, tamamen insanî idi. Hiç kimse dininden veya irkindan dolayi küçük görülmemis, zorlanmamis ve sadece bu sebepten dolayi öldürülmemistir. Bir Batili yazarin bu konudaki görüsleri, Osmanlilarin gayr-i müslimlere karsi takindiklari tavirin nasil oldugunu açik bir sekilde ortaya koymaktadir. Ona göre Osmanli idaresinin insanî yönünü ortaya koyan faktörlerden biri de sudur:
“Kendi idaresi altinda yasayan Hiristiyan ve Mûsevîler, vergilerini zamaninda verdikçe ve Müslümanlari kizdiracak kiskirtici bir harekette bulunmadikça onlara en güzel bir sekilde muamele etmek.”
Osmanli fetihlerinin en açik ve bariz özelliklerinden biri de, onlarin bu hareketlerinin gelisigüzel bir macera veya rastgele bir yerlesme ugruna olmamis olmasiydi. Onlarin her hareketi, bilinçli bir yerlesmeye yönelik olarak yapilmistir. Bu da feth edilen yerlerdeki halkin hosnutluguna ve yeni idareden memnun olmalarina istinad ettirilmistir. Fetih prensiplerinden biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli sehir ile kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirtilerek yerlestirmek (iskân) olmustur. Elde edilen topraklar da mirî, mülk ve vakif suretiyle muhtelif kisimlara ayrilip sehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler vücuda getirilmistir. Bu isabetli siyaset, gerek Anadolu, gerek Rumeli’nin fethinde o kadar maharetle tatbik edilmistir ki, halk bu yeni idareyi yadirgamadiktan baska gösterilen muamele ve müsamahadan memnun kalmistir.
Osmanlilarin hosgörüsünden bahseden birçok yabanci yazar, sadece Balkanlari degil, daha sonraki dönemleri hatta Istanbul’un fethinde gösterilen müsamahadan söz ederek Osmanlilarin ne kadar hos görülü olduklarini anlatirlar. Örnek olmasi bakimindan Brockelmann’in bir ifadesini buraya aliyoruz:
“Müslüman Türkler, fetihleri esnasinda isteselerdi hiristiyanligi tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulunduklari din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fâtih Sultan Mehmed, nasil ki daha önce dedeleri, kendi kilise teskilatinda serbest birakmak suretiyle Bulgarlari rahatsiz etmedilerse o da eski dinî gelenekle taninmis Islâmî devlet görüsüne de tamamiyle uygun olarak Ortodoks Rum ruhanî sinifinin silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanidi. Hatta o, hiristiyanlar üzerindeki medenî hukuk alaninda kaza hakkini tanimak suretiyle kilisenin nüfuzunu artirdi bile.” der.
XV. yüzyilin ilk yarisi içinde (II. Murad zamani) Rumeli’yi gezerek Türklerle diger Balkan hiristiyanlarinin sosyal durumlari hakkinda bir mukayese yapmis olan ve Türklerin her konuda Balkanlilardan üstün olduklarini gösteren Bertrandon de la Broqulere ise sunlari söylemektedir:
“Büyük bir refah içinde bulunan Türk köylüleri, Hiristiyan köylülerin çogunun aksine olarak hiç bir zaman yalin ayak gezmezler, dizlerine kadar çikan sari çizme giyerler; Türkler, erken kalkar ve islerine erken giderler. Sükûnet ve büyük bir gayretle is görürler. Rumlar, Sirplar ve Bulgarlarin aksine olarak Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan kisminda ehlî hayvan bulundurmazlar. Hiç bir Türk, temizce yikanmadan evinden çikmaz. Bir hayvanin yedigi yemegi bir Türk yemez. Bir tavuk kesmek istedigi takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler. Merhamet sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altinda insan öldürür. Tabiaten sukûtî olmasina ve çalismakla sertlesmis bulunmasina ragmen siir kabiliyeti yüksek, ilme meyil ve istidadi çoktur…”
Bunlari söyleyen seyyah, ahlâk bakimindan da Türklerin Balkanlilardan üstün olduklarini söyle anlatiyor:
“Türkiye’de giristigim her is ve bulundugum her münasebette Türkler’de Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaslik duygusunun mevcud oldugunu gördüm. Ve Türklere Rumlardan ziyade itimad ettim.” dedikten sonra:
“Gerek sehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengaver, kanaatkâr isçi, namuslu tüccar, sadik arkadas ve himaye edici efendilerdir. Kisaca, dogru ve samimi kimselerdir.”
Iste Balkanlari fethe baslayan küçük Osmanli Beyligi’nin manevî ve sosyal cephesi de böyleydi. Bu karakter ve manevî cephe, devletin suurlu siyaseti, azim ve irade kudreti ile bir ahenk teskil edince bunun neticesinin ne olabilecegini yine Osmanli tarihi gösteriyor.
OSMANLI KARAMANLI MÜNASEBETLERI
Daha önce, Anadolu Selçuklu Devleti’ne merkezlik (payitaht) yapmis bulunan Konya’nin yeni sahipleri olan Karamanogullari, bir bakima kendilerini Selçuklularin vârisi gördüklerinden, Anadolu’da üstünlük iddiasinda bulunuyorlardi. Bu sebeple de Osmanlilarin, Anadolu’daki gelisme ve genisleme hareketlerine karsi koymaya çalisiyorlardi. Gerçi Osmanli-Karamanli rekabeti, Osmanlilarin Eretna Beyligi’nden Ankara’yi aldiklari zamanda baslamisti. Fakat Sultan Birinci Murad, bir çatismaya girmemek ve Müslüman kani dökmemek için büyük bir gayret sarf ediyordu. Ancak Osmanlilarin, Germiyan ve Hamid ogullan arazisinden bir kismini evlenme, bir kismini da para ile satin alip Karamanogullan’nin kalbi durumunda olan Konya’ya dogru büyük bir ilerleme kayd etmeleri, iki tarafi ayni sinirlan paylasan komsu iki devlet haline getirmisti. Böyle olmakla beraber kizi Nefise Sultan’i Karamanoglu Beyi Alaeddin Ali Bey ile evlendiren Sultan Murad, Karamanlilar’la akrabalik kurmak suretiyle Anadolu’dan emin vaziyette Rumeli harekâtina devam edecegini ümit ediyordu. Gerçekten de Sultan Murad’in gayesi, Anadolu’daki Müslümanlarla degil, Bati’daki Hiristiyan devletlerle mücadele etmek, oralarda fetihlerde bulunmakti. Nitekim Karamanoglu’nun isyanini ve kendi topraklarina saldirisini duyunca söyle demekten kendini alamamisti:
“Su ahmak zalimin yaptigi isleri görün. Ben, Allah Teâlâ yolunda din gayretiyle çalisarak ülkemi birakip, bir aylik yol kâfir içine gireyim. Gece ve gündüz ömrümü gazaya sarf etmek için niyet edeyim, yeyip içmeyi terk edeyim, bela ve mihneti seçeyim, o gelip bir bölük mazlum Müslümanlarin üzerine düssün. Yagma edip anlari incitsin. Ey gaziler, bu zalimleri nasil edeyim? Beni gazadan men ederek, bana, Müslümanlar üzerine kiliç sallamak kötü isini isletir. Eger vaz geçip cihad ve gaza ile mesgul olursam, Müslümanlar zâlim eline düser. Eger üzerine varirsam gaza kilan gazilerin kiliçlarini mü’minlerin üzerine döndürmek lâzim gelir” diyerek bir hayli tereddüd geçirmisti. Nihayet, Karamanli’nin bu zulmü karsisinda çaresiz kalinca, tekrar Anadolu’ya geçerek Bursa’ya gelir. Hayreddin Pasa’yi da Rumeli’nde birakir. Sultan Murad, daha sonra bizzat Karamanoglu’na da söyle diyecektir:
“Hey bedbaht, müfsid, zâlim, benim kastim ve isim gece gündüz gazaya adanmaktir. Benim gazama mani olur. Ben gazada iken Müslümanlari incitirsin. Ahd ü emân bilir adam degilsin. Senin kökünü kazimayinca huzur ile gaza edemem. Nasil barismak, zira gazaya mani olan ile gaza, en büyük gazadir” diyecektir. Hemen hemen bütün Osmanli tarihlerinde buna benzer ifadelerin bulundugunu söylemek mümkündür. Bütün bunlardan, Sultan Murad’in, Karamanli ile bir savasa girmek istemedigini, zira Müslüman kaninin akitilmasina gönlünün razi olmadigini çikarmak mümkündür. Kendi öz kizini Karaman Beyine nikahlayip onunla akrabalik bagi kurmasi da bunun açik delilidir. Fakat Venedik, Sirbistan ve Papalik gibi Hiristiyan devletler, Osmanlilarin Balkan fetihlerini basarisizliga ugratmak için Karamanogullari’ni Osmanlilara karsi tahrik edip kullanmakta idiler. Bu tahriklere kapilan Alaeddin Ali Bey, 1386 yilinda Osmanlilarin elindeki Hamid Ogullari topraklarina saldirir. Karamanlilar, Osmanlilarin; Hamid Ogullarindan satin aldiklari Beysehri’ni isgal etmekle harbi baslatirlar. Halbuki Osmanli Devleti’nin bir köyüne taarruz etmek, büyük imparatorluklarin dahi cesaret edemedigi bir hareket iken, kiskirtmalar sonucunda Karamanoglu bu cesareti göstermisti. Bu da onun ne kadar dar görüslü, ileriyi görmeyen bir kimse oldugunu göstermektedir. Esasen diger Anadolu beyliklerinin Osman ogullari gibi dahi yetistirememesi, onlari sonunda Osmanlilara katilma mecburiyetinde birakan mühim sebeplerden biri olmustu.
Osmanlilar açisindan bu tecavüze baktigimiz zaman, olaylarin baska bir boyut kazandigini görürüz. Zira bu tecavüz kalmadigi takdirde Karamanlilarin ve ondan cesaret alacak olan diger beyliklerin, Balkan fütuhatinin en kritik anlarinda Osmanlilar’i Anadolu’da rahatsiz edeceklerini çok iyi takdir eden Sultan Murad, derhal Anadolu’ya geçip Bursa’ya gelir. Sultan Murad, Anadolu’daki beylikler üzerindeki nüfuzunu göstermek için Candarogullari’ndan yardimci birlik ister. Bu birlik gelince Ali Pasa ve oglu Sehzade Bâyezid Bey’le birlikte Karaman seferine hazirlanir. Osmanli ordusunun içinde, antlasma geregi iki bin kadar da Sirpli asker bulunuyordu. Bunlar, yardimci kuvvet niteliginde idiler. Böylece Sultan Murad, Anadolu beylerine kudretinin derecesini göstermek istiyordu. Onlar, Osmanlilarin bu gücünden ne kadar çekinirlerse, Anadolu’da o kadar az Müslüman Türk kani akacakti.
1386 Kasim’inda Konya yakinlarinda cereyan eden meydan muharebesinde Osmanli ordusu, Karamanlilari kolayca yenilgiye ugratti. Muharebede Bâyezid büyük bir kabiliyet göstererek zaferin kisa zamanda kazanilmasini sagladi. Bu muharebedeki muvaffakiyetinden dolayi kendisine “Yildirim” lakabi verildi.
Büyük bir yenilgiye ugrayan Alaeddin Ali Bey, Konya kalesine siginmak zorunda kaldi. Padisah, bu zaferden sonra Konya’yi kusatma altina aldi. Ordu mensuplarinin, kusatilan halktan herhangi bir sey almalari yasaklandi. Yasaklara uymayanlar için çok agir cezalar kondu. Birkaç Sirpli, emir disi hareket ettiklerinden, idam cezasina çarptirildilar. Sultan Murad, sehri on iki günden beri kusatma altinda bulunduruyordu. Fakat henüz hücuma geçilmemisti. Karaman Beyi, mevkiinin tehlikeli durumunu idrak etmeye baslayinca esi ve Sultan Murad’in kizi Nefise Hanim’i, Konya’nin ileri gelenleri ile birlikte ricada bulunmak ve kendisini af etmek için padisaha gönderdi. Kizinin ricasi üzerine Karamanoglunu af eden Sultan Murad, bizzat gelip af dilemek ve elini öpmek sartiyle onu af edecegini bildirdi. Bunun üzerine Karamanoglu, Osmanli ordugâhina gelip kayinbabasinin elini öptü ve ondan af istirhaminda bulundu. Sultan Murad, Karaman ülkesini yine kendisine vererek isyan eden Beysehri üzerine yürüdü. Birkaç gün içinde orayi tekrar kendine bagladi. Burada bulunuldugu bir sirada Tekke Beyi’nin isyan ettigi haberi ve bu habere dayanarak Tekke üzerine yürümesi hususunda Sultan Murad’a tekliflerde bulunuldu. Fakat Sultan Murad, bu teklifleri reddederek:
“Tekke Beyi fakirdir. Hükümeti Istenos ve Antalya sehirlerine inhisar etmistir. Bana isyan edecek ne gücü var, simdi onun üzerine varmak bizim için ardir. Sivrisinek kovalamak sahine (veya arslan) yakismaz” diyerek tekrar Bursa yolunu tutar.
Konya önündeki maglubiyeti üzerine Karamanlilarin Anadolu’daki nüfuzlari kirilmis, Sultan Murad’in seferde gösterdigi basarili taktik sayesinde bütün Anadolu’da yildizi parlamisti. Böylece, Osmanlilarin Anadolu birligini gerçeklestirecegi kesin bir sekilde anlasilmis oluyordu. Gerçekten bes yil sonra Yildirim Bâyezid’in Anadolu’yu zapt edebilmesinde Sultan Murad’in bu seferde takib ettigi siyasetin birinci derecede tesiri olmustur. Takriben bir buçuk asir devam edecek olan Osmanli-Karamanli harplerinin ilki olan bu savasta yenilmesine ragmen Karamanoglu, Osmanli hâkimiyetini hiç bir zaman kabule yanasmamistir. Bunun içindir ki Sultan Murad uzaklasir uzaklasmaz, Kosova’yi hazirlamakla mesgul olan Haçlilarla müzakerelere girismis, fakat korkusundan Kosova muharebesinde Osmanli ordusuna katilmak üzere bir birlik göndermekten de geri kalmamistir. Böylece iki yüzlü bir siyaset takip etmistir.
BALKAN ITTIFAKI VE KOSOVA SAVASI
Siyasî ve askerî sahada Avrupa’yi titreten Sultan Murad, gerektiginde Anadolu’ya atlayip Karamanoglu ile ellesiyor ve bu namli Türk beyini sindirip tekrar Rumeli’ye geçiyordu. Fakat onu burada da bekleyen düsmanlari eksik degildi. Garp dünyasini titreten bu basiretli ve hakim adam, arkadan kendisine karsi birlesen kuvvetleri Kosova Meydan Muharebesinde ezecekti. Sonra da magluba kin ve intikam gösterecegi yerde, bir ruh ve mânâ medeniyeti kurmus olan devletinin o muhtesem insanlik anlayisi ile dünkü düsmanlarina kollarini açacak ve anlari, dindaslarindan görmedikleri bir müsamaha, rifk ve yumusaklikla bayraginin gölgesinde toplayacakti.
Sultan Murad, Karamanoglunu dize getirdikten ve kendisinden söz aldiktan sonra tekrar Bursa’ya döndü. Çünkü devletinin içinde bulundugu siyasi durum ve düsmanlarinin devleti için meydana getirdigi ittifak, onun uzun müddet baris içinde yasamasina ve sürekli asayisten faydalanmasina elverisli degildi. Sirbistan taraflarinda yeni bir firtina bas gösterdiginden, Sultan Murad gerekli tedbirleri almak için dinlenmeyi birakmak zorunda kaldi.
Osmanli saflarinda Karaman Beyi ile savasan Sirplar, memleketlerine döndükleri zaman kendilerine istedikleri gibi riayet edilip saygi gösterilmedigi ve Konya önünde bazi kardeslerinin öldürüldügünü söyleyerek halkin Osmanlilara karsi harekete geçmesine sebep oldular. Sirp kralina mübalagali bir sekilde anlatilan haksizlik ve öldürme hadisesi, aslinda basit bir olaydi. Çünkü Konya’nin muhasarasi esnasinda sehrin yagma edilmemesi, bizzat Sultan Murad tarafindan istenmis, aksine davrananlarin öldürülerek cezalandirilacaklari söylenmisti. Buna ragmen bazi Sirplarin emre muhalefet etmesi, böyle bir olayin meydana gelmesine sebep olmustu. Sikâyetler üzerine Sirplar, isyana baslamislar ve Osmanlilara ait olan bazi yerleri isgal etmislerdi. Bütün bir Sirp halki, bölge halklari ve hatta Bulgarlarin kendilerine yardim edeceklerine güvenerek ayaga kalktilar. Bulgar Krali Sisman, Sultan Murad’in dostu ve kayinbabasi olmakla beraber gizlice Sirp Krali Lazar ile ittifak etti.
Bu arada Karamanoglu ile daha önce muharebe edip anlasan Bosna kralligini da cezalandirmak gerekiyordu. Balkanlari siyasî nüfuz altinda bulundurmak ve bölge halklarinin Osmanliya karsi olabilecek ittifakina mani olmak için daha önce buralarda (Bosna) bulunan Kula Sahin Pasa komutasindaki 20.000 kisilik bir Osmanli ordusunun hareketini gözleyen ve onlarin maksadini anlayan düsman, Nis yakinlarinda Ploçnik denen yerde 30.000 kisi ile Osmanli ordusunu büyük bir bozguna ugratti. Osmanli ordusu üzerine saldiran bu müttefik ordu, öyle hareket etti ki Osmanli askerinden ancak bes bini, bu kana susamislarin “genel katliamindan kurtulabildi.” 1388’de meydana gelen bu muharebede Hammer’in dedigi gibi ancak bes bin Osmanli askeri kurtulup geri dönebilmisti.
Osmanli kuvvetlerinin Ploçnik’te bozguna ugramasindan büyük bir cesaret alan ve Sultan Murad’in da Anadolu’da bulunmasini firsat bilen Bosna, Sirp ve Bulgar krallari, Osmanlilari Balkanlardan sürüp atmak için ikinci bir ittifak kurdular. Bu ittifak, sonucu I. Kosova meydan muharebesinde belli olacak Osmanli Türklerine karsi UI. Haçli Seferi’ni hazirlamaya sevk etmistir. Düsmanin faaliyet derecesini ve ittifakin önemini kavrayan Sultan Murad, bu ittifakin saglayacagi gücü, askerî ve siyasî yollardan küçültmeye gayret etti. Bunun için sür’atli bir sekilde tedbirler almaya basladi. O zaman Teke, Aydin, Mentese, Saruhan ve Karaman beylerinin askerleri de Sultan Murad’in emrine girdiler. Sultan Murad, hemen savas hazirliklarina giristi. Yoklugunda Anadolu’nun âsâyisini korumak için, ülkesini bes sancaga böldü. O zamana kadar Bâyezid’in idare ettigi Germiyan’i, sehzadenin kardesi Yakub ile birlikte o da Avrupa’ya geçtiginden dolayi vezir Timurtas’a havale etti. Baska bir Timurtas (Subasi), Sivrihisar ile Sakarya’nin suladigi bölgeye tayin edildi. Yine Subasilardan Kutlu Bey, Hamid bölgesinde Egridir’e tayin edildi. Sultan Murad, Asya topraginda kalacaklarla Avrupa’ya gidecek askerin komutanlarini da önceden tayin etti.
Bütün savas hazirliklari tamamlanmisti. Bununla beraber Sultan Murad, seferden önce Sehzâde Bâyezid’in üç oglunun sünnet dügünü ve kendisi ile iki oglunun üç Bizans Prensesi ile evlenmelerini kutlamak için Yenisehir’e gitti. Padisah, Yenisehir’de yapilan bu dügünler sirasinda hediyeler göndermek ve Karamanoglu’na karsi yapilan savastan önce gösterdigi dostluga karsilik vermek için, Yazicioglu’nu elçilikle Misir’a gönderdi.
Dügün henüz bitmisti ki, Ali Pasa, hükümdarin emri ile hainliginden dolayi Sisman’i yola getirmek ve Bulgaristan’da Türklerin elinde bulunmayan son yerlerin fethini ve müttefiklerle birlesmeye mahal birakmadan Bulgar kuvvetlerini ortadan kaldirmak için 30.000 kisilik bir ordu ile yola çikti. Pravadi’ye karsi Beylerbeyi Timurtas Pasa’nin oglu Yahsi Bey komutasinda bes bin kisi ayirdiktan sonra, NadirDerbent bogazindan Sumnu üzerine yürüdü. Balkan’in en dogu bogazinda bir tepenin ortasinda bulunan Pravadi, hücumla alindi. Osmanli Devleti’nin daha sonralari Rusya ile meydana gelen harplerinde ordunun merkezi olacak olan Sumnu, Sisman’in eski kalesi olan Tirnova’nin düstügünü duyunca teslim oldu. Sisman ise Nigbolu’ya kapanmisti. Gücünün, karsi gelmeye yetmeyecegini anlayinca Ali Pasa’dan kendisi ile Padisah arasinda araci olmasini istemisti. Sultan Murad, Silistre’yi kendisine birakmak ve zamani gelen vergi taksidini ödemek sartiyla barisa razi oldu. Bundan sonra Ali Pasa, Kosova’ya dogru bir birlik gönderdi. Bu akinci firkasi birçok esir ile döndü. Ali Pasa, Çetehezar (Hezargrad) kalesinin teslimi sarti ile esirleri Sisman’a geri vermeye niyetlendi ise de gerek Sisman’in Söz verdigi halde Nigbolu’yu birakmaktan vazgeçmeyerek onu yeni istihkâmlarla kuvvetlendirmesi, gerekse kendisinin de Hezargrad’i elde etmesi dolayisiyla is sonuçsuz kaldi. Bunun üzerine savas daha hizla yeniden basladi. Ali Pasa bir hisar ve bir sehri aldiktan sonra bütün kuvveti ile Nigbolu önlerine vardi. Orayi kusatti. Bulgar Krali her taraftan sikistigini ve artik karsi koymanin faydasiz oldugunu anlayinca bütün aile halki ile birlikte sartsiz teslim oldu. Osmanli, Pasasi, krali, çocuklarini ve hazinelerini Sultan Murad’in ordugâh olarak seçtigi TaYHshi’ya gönderdi. Padisah, Sisman hakkinda âlicenab ve civanmerdâne bir davranisgosrerdLOnun hayatina ilismedigi gibi kendisine durumuna lâyik tahsisat ta bagladi. Ancak onun Bulgaristan’daki topraklarini elinden aldi.
Sirp Krali Lazar, müttefikinin maglub olup düstügünü ögrenince, mevkiinin tehlikeli durumunu anlamakta gecikmedi. Firtinanin sinirlarina dogru yavas yavas yaklastigini görünce zorlu bir karsi koymaya hazirdandi. O, sadece bununla da yetinmedi. Bu firtinaya karsi koymak için taarruza karar verdi. Lazar, generali Dimitriyus’a, Bulgar sinirinda dik bir dagin tepesinde bulunan Sehirköyü almasini emretti. Sehirköy’ün çevresinde bulunan askerler, o zaman Osmanli ordusunda bulunduklarindan sehir, Sirplilarin eline geçti. Ancak Ali Pasa’mn gönderdigi on bin civarindaki asker sehri geri aldi. Sirp muhafizlarini da esir alip istihkamlarini da yiktilar.
Lazar bu yenilgiye kizdiysa da cesaretini kaybetmedi. Sadece bir mevkiin kaybedilmesinden dolayi kendisini maglub saymayarak bir kat daha cesaretlendi. Bosna ve Arnavutluk hükümdarlarini kendisine baglamakta olan eski antlasmayi yenilemek için bir tesebbüste bulundu. Onlarin yardimindan emin olarak padisahi kesin bir savasa çagirmakta tereddüd göstermedi. Kralin komsulari ile haberlesmesi sirasinda Sultan Murad da ogullari Bâyezid ve Yakub’u yanina getirdi. Bunlar, yanlarina almis bulunduklari Kütahya ve Karesi sancaklari askerlerinden baska Saruhan, Mentese, Aydin ve Hamid illerinin paylarina düsen yardimci kuvvetlerini de almislardi. Bunlara Dobruca Tatarlan komutani Sarac ile Köstendil Prensi Konstantin’in yardimlarina ilaveten o sirada Hac’dan dönen Evrenos Bey de katildi. Bulgaristan isini halletmis olan Çandarli Ali Pasa, Yanbolu’da padisah ile bulusarak orduya katildi.
Osmanli ordusu, Yanbolu’da Tatarpazarcigi yolu ile Sofya’ya geldi. Oradan güneybatiya sapilarak Köstendil’e varildi. Bu istikamette oldugu haber alinan Haçli ordusuna dogru gidildi. Ordunun öncü kuvvetleri Hicaz’dan dönmüs olan Evrenos Bey ile Pasa Yigit komutasinda idiler. Sirp despotunun merkezi olan Piristine’nin güneybatisindaki Kosova (Kara Tavuk ovasi) düzlügünde müttefik ordusu ile Osmanli ordusu karsi karsiya geldi. Sirp kaynaklarina göre Osmanli ordusu geçtigi hiç bir yerde zulüm ve tahribat yapmamisti. Ordunun Kosova’ya varisinin ertesi gününde harbe karar verilecekti.
Osmanlilarin, Balkanlardaki durumunu tayin edecek olan bu muharebenin tarihi, kaynaklarda farkli olarak verilmektedir.
Sirp, Bosna, Macar, Arnavut, Eflak (Romanya), Bogdan (Moldovya), Hirvat, Bohemya ve bir kisim Bulgarlardan meydana gelen bu muazzam Haçli ordusundaki asker mevcudunun, Osmanli kuvvetlerinin bes kati oldugu belirtilmektedir. Bununla birlikte bu ordunun 100.000 civarinda, Osmanlilar’in da 60.000 kadar askerden meydana gelen askerî bir birlige sahip oldugu kabul edilmektedir. Aradaki büyük sayi farkina ragmen Sultan Murad, komutanlari ile müzakerede bulunur. Onlarin, nasil bir çare ve tedbir almak gerektigini düsünmelerini ve düsündüklerini de hiç çekinmeden açik bir sekilde ortaya koymalarini söyler. Bazi komutanlar, Macar atlarinin henüz deveye alisik olmadiklarini söyleyerek anlari atlara karsi canli bir engel gibi kullanmanin mümkün olabilecegini ifade ile bu develerin düsman atlarina dehset ve düzensizlik vermeleri için ordunun ön cephesine konulmasi teklifinde bulunurlar. Fakat Sadrazam, Gazi Evrenos Bey, Timurtas Pasa ve Sehzade Bâyezid bu teklife karsi çikip söyle dediler:
“Develer, süvarilerin atlarina dehset vermek söyle dursun, agir silahli süvariyi görünce kendileri ürkeceklerdir. Bu durumda bizim saflarimizin üstüne atilip kargasalik ve karisiklik dogmasina yol açabilirler.” Ayrica, Osmanli askeri gibi din ve devleti ugrunda “feday-i cani, cana minnet bilen” saf ve güvenilir askerin itikad zaafina da sebep olabilecegini söylediler. Bu bakimdan hiç bir seyden korkmadan ve sadece Allah’a güvenerek meydan muharebesi yapip düsmana saldirmayi teklif ettiler. Bu görüs, bütün askerî erkân tarafindan kabul edildi. Bundan sonra herkes gayet mesrur bir sekilde ve kararli olarak, sabahla birlikte baslayacak olan savasa hazirlanmak üzere birliklerinin basina gitti.
Bu arada bir sey padisahin dikkatini çekmisti. Düsman tarafindan esmekte olan rüzgâr, Osmanli askerinin gözüne toz toprak savuruyordu. Padisah, böyle bir durumun savasta sebep olabilecegi felaketi düsünüp üzüldü. Bütün gece Allah’a yalvarip O’ndan yardim diledi. Zafer karsiliginda kendisinin din yolunda sehid olmasi için dua etti. Osmanli tarihleri Sultan Murad’in o geceki münacat ve yakarisini su sekilde ifade ederler:
“Ab-i rûy-i Habib-i Ekrem için
Kerbelâda revan olan dem (kan) için
Veda gecesi aglayan göz için
Askin ugruna sürünen yüz için
Ehl-i derdin dil hazini için
Cana tesir eden enini için
Eyle ya Rab, lütfunu hem râh
Hifzini eyle bize püst u penah
Ehl-i Islâma ol muin u nasir
Dest-i a’dayi bizden eyle kasir
Ya Rab, mücahidini etme telef
Tir-i a’daya (düsman okuna) bizi kilma hedef.
Bakma ya Rab bizim günahimiza
Bak sen can ve gönülden ahimiza
Sakla gözümüzü cengin tozundan
Islâm erini koru saldiridan
Bunca yil süren gayretlerimizi
Gazalarda sanli kil ismimizi
Etme ya Rab kahrinla beni fena
Yüzümü halk içinde etme kara
Dinin ugruna ben feda olayim
Askerim önünde ben heba olayim.
Din yolunda beni sehid eyle
Ahirette beni said eyle
Mülk-i Islâmi paymal etme
Menzil-i firka-i dalal etme
Keremin çoktur ehl-i Islâma
Dilerim kim erise itmama.”
Gerçekten, ertesi sabah safakla birlikte yagan yagmur, tozlan bastirdigi gibi agir silahli olan düsman süvarisinin atlarinin, seri bir sekilde hareket etmelerine de mani olmustu.
O gece, birlesik Haçli ordusu da Osmanlilara karsi nasil bir hareket içinde bulunmasi gerektigini, toplamis oldugu harp meclisinde görüsmeye baslamisti. Generallerden bir kismi, gece ansizin Türklerin üzerine hücum edilmesini teklif etmisti. Fakat kendinden çok emin bulunan ve mutlaka galip geleceklerine inanan Yorgi Kastriyota, gece karanliginin düsmanin firarini kolaylastiracagini, böylece Osmanlilarin büsbütün yok olmaktan kolayca kurtulmus bulunacaklarini ifade ederek bu teklifi reddetti.
Osmanli ordusunun aldigi savas düzenine göre Sultan Murad, ordunun merkezinde bulunuyordu. Ordunun sag kolunda veliahd sehzade Bâyezid, sol kolunda da sehzade Yakub bulunuyorlardi. Evrenos Beyin tavsiyesi üzerine ordunun her iki cenahina ihtiyat olmak üzere 1000’er kisilik okçu birlikleri yerlestirilmisti. Bunlar, muharebenin en kizgin devresine kadar müdahalede bulunmayacaklar, savasin tam kizgin devresinde düsmani oklamaya baslayacaklardi. Rumeli Beylerbeyi Kara Timurtas Pasa Bâyezid’in, Anadolu Beylerbeyi Sanca Pasa da Sehzade Yakub’un maiyetinde idiler. Evrenos Bey’in birlikleri sag cenahta, Anadolu beyliklerinin birlikleri ise sol cenahta yer almisti.
Balkan ve Orta Avrupa milletlerinden çogunun bulundugu birlesik Haçli ordusunun merkezinde Sirp krali Lazar, sag kolunda yegeni ve damadi prens Brankoviç, sol kolda da Bosna krali Tvartko bulunuyorlardi.
Sirplarin top atisiyla baslayan büyük meydan muharebesi, sekiz saat içinde kesin bir sekilde neticelendi. Kendilerinden sayi, techizat ve araziyi tanima bakimindan kat kat üstün olan müttefik Haçli ordusu karsisinda Osmanlilar, büyük bir basari elde ettiler. Bu basarida Bâyezid (Yildirim)’in büyük bir payi bulunuyordu. Baslangiçta bozulmak üzere olan Osmanli’nin sol cenahina kendine has pek hizli bir manevra ile yetisip düsmani çeviren veliahd sehzade, müttefiklerin korkunç yarma hareketlerine ragmen kiskacini açmadi ve bu kiskaçta perisan olan düsmani yok etmeyi basardi. Bas komutan Lazar da dahil olmak üzere düsman ordusu Kosova sahrasinda kaldi. Kaçmak isteyen küçük ve daginik düsman birlikleri de arkalarindan yetisen Sehzade Yakub tarafindan imha ediliyorlardi.
Böylece Allah, Sultan Murad’in yüzünü kara çikarmamis, onun geceki dua ve niyazlarina icabet ederek onu muzaffer kilmisti. Fakat bu muzafferiyetin bir bedeli daha olacakti. Çünkü Sultan Murad, duasinda sehadeti de istemisti. Hükümdar, harpten sonra harbin yapildigi sahrayi dolastigi sirada ölüler arasinda yarali olarak bulunan Lazar’in damadi Milos Obiliç, müslüman olacagini ve padisaha gizli bir sözü bulundugunu söylemek istedigini bildirince Sultan Murad’in müsaade etmesi üzerine yanma yaklasarak yeninde saklamis oldugu hançer ile onu kalbinden yaralayarak attan düsürmüstü. Bu suikast üzerine katil, Sultan Murad’in maiyyetinde bulunanlar tarafindan yakalanip öldürülmüstü. Bu olay, tarihlerde farkli sekillerde anlatilmakta ise de neticesi hep ayni oldugundan fazla teferruata girmek istemedik. Sultan Murad yaralandiktan sonra bir müddet yasamis, yakinlarinin üzüntü ve kederlerini su sözlerle hafifletip onlara vasiyette bulunmustu:
“Islâm’in zaferi için kendimin sehid olmasini Allah’tan ben istedim. Dualarim Allah tarafindan kabul oldu. Binlerce hamd ve sena olsun ki, Islâm askerini muzaffer görerek hayata veda ediyorum. Oglum Sultan Bayezid’e uyunuz ki o sizi ogullari gibi görsün. Milos’un beni yaralamasina üzülmeyin. Sakin reâyayi incitmeyin. Mal ve irzlarina tecavüz ettirmeyin. Eger reâyanin mesru haklarini muhafaza ederseniz Cenab-i Hak da sizi ve devletinizi muhafaza ve payidar eyler, çünkü rizasi ondadir.”
Sultan Murad’in yarali olarak düstügü yere hemen bir çadir kurulup muhafaza altina alinir. Hükümdarin yarasi agirdi. Hayatindan ümid kesilince derhal Veliahd Bâyezid’e haber verilerek oraya çagrilir. Düsman takibinde bulunan Bâyezid, bu kötü ve feci haberi alir almaz derhal oraya gelir. Babasini kanlar içinde görünce kendine hâkim olamaz. Fakat Murad Hüdavendigâr, bu an, aglanip feryad edilecek bir an degildir. Ölüm denilen sey herkesin basina gelecektir. Fakat baskalari ile mukayese edildigi zaman sehidligin cana minnet bir nimet oldugunu söyleyerek oglunun üzüntüsünü hafifletmeye çalisir. Ogluna askerî ve siyasî bazi tavsiyelerde bulunduktan sonra bu fani hayata gözlerini kapar.
Ordu merkezinde cereyan eden bu hadiseden kollardaki sehzadeler ile diger komutanlarin haberleri olmamisti. Yine bu sirada Osmanli kuvvetleri tarafindan sarilmis bulunan Lazar, maiyeti ile beraber yakalanarak o esnada ölmek üzere olan Sultan Murad’a karsilik öldürülmüslerdi. Kosova muharebesi, Osmanlilarin Rumeli’de kalmak için Sirp Sindigi savasindan sonra kazandiklari ikinci büyük muharebedir.
Biraz önce belirtildigi üzere Sultan Murad’in ölümünü müteakib, devlet adamlarinin da karari üzerine zaten o maksatla babasinin yanina çagrilmis bulunan Sehzade Bâyezid (Yildirim Bâyezid) hükümdar ilân edilmisti. Durumdan haberi olmayan ve düsmani kovalamakta olan Sehzade Yakub Çelebi de “fitne katldan daha siddetlidir” hükmüne göre “Baban seni istiyor” denilerek ordu merkezine davet edilmisti. Gelip otagdan içeri girince hemen öldürülmüstü. Çünkü daha önce, Savci Bey olayi meydana gelmis ve devlet büyük bir siyasî çalkanti içinde kalmisti. Bir daha böyle bir olayin meydana gelmemesi için Sehzade Yakub Osmanli tarihçilerinin ifadesi ile sehid edilmistir. Büyük bir askerî birlige komuta eden Yakub Çelebi’nin saltanat davasina kalkisacagi göz önünde bulundurularak böyle bir çareye bas vurulmustur ki bu, bütün devlet erkaninin teklifi ve yeni hükümdar olan Yildirim Bayezid’in tasvibi üzerine olmustu.
Sultan Murad ölünce, çikarilan iç organlari, sehid düstügü yere gömüldü. Daha sonra cenazesi, oglu Yakub Bey’in cenazesi ile birlikte Bursa’ya gönderilerek Çekirge’deki türbeye defn edildi. Sultan Murad’in yaralanip öldügü (sehid edildigi) ve iç organlarinin defnedildigi yere “Meshed-i Hüdavendigâr” adi verilen bir türbe yapilmis, daha sonra da buna bir cami ilave edilmistir. Bu türbe zamanimiza kadar Balkan Müslümanlarinin ziyaret ettikleri bir ziyaretgâh olmustur.
Sultan Murad’in sehadeti, bütün Islâm âlemini teessür içinde birakmisti. Bunun bir belirtisi olmak üzere Memlûk Sultani Meliku’z-Zahir Ebû Said Berkuk, onun Bursa’daki türbesine konmak üzere Kur’an-i Kerim cüzleri gönderip vakf etmistir.
Gazi Hünkâr ve Murad Hüdavendigâr diye meshur olan Sultan I. Murad’in hükümdarligi 27 veya 28 sene devam etmis olup hicrî 791 (M. 1389) yilinda vefat ettigi zaman genel olarak kabul edilen görüse göre 63 veya 64 yaslarinda bulunuyordu. Bu arada onun vefati esnasinda yasinin 66 oldugunu söyleyen tarihçilerin bulundugunu da belirtmek gerekir.
Muhtelif rivayetlerden anlasildigina göre Murad Hüdavendigâr’in, Bâyezid (dogm. 761/1360), Yakub (dogm. 769/1367), Savci (dogm. 773/1371) adinda üç oglu olmustu. Bazi kaynaklara göre Savci’nin en büyük ogul oldugu kayd edilmekte ise de bu, gerçege pek uygun degildir. Bundan baska Ibrahim adinda baska bir oglundan bahs edilmekte ise de kaynaklarda bununla ilgili bir bilgi bulunmadigindan bunun küçük yasta vefat etmis oldugu düsünülebilir.
Otuz yila yakin (27 yil 3 ay) bir zaman, dünya sahnesinin ender rastladigi bir ustalik ve maharetle devletinin mukadderatini sevk ve idare eden Murad Hüdavendigâr, pek çok hayir yeri meydana getirmekle de söhret bulmus bir kimsedir. Günümüze kadar gelen vakfiyesi, onun neler yaptigini, hayrat hakkinda neler düsündügünü göstermektedir. Onun su tesisleri bu konuda bize bir fikir vermektedir: Bursa’da Çekirge’deki cami, medrese, imâret, misafirhane. Bursa hisarinda sarayinin yaninda Hisar Camii, Bilecik ve Yenisehir’de birer cami, yine Yenisehir’de gazi erenlerden Postin pûs Baba için yaptirdigi zâviye. Çekirge’de bulunan vakfa, vezir Hayreddin Pasa’yi hem mütevelli hem de nâzir olarak tayin etmistir. Keza o, annesi adina Iznik’te de 790 Cemayizelevvel ayi baslari (Mayis 1388) tarihli bir imâret yaptirmistir. O, ahiret azigi olarak insa ettigi imâret ve diger tesislerine pek çok arazi vakf etmistir. Islâmî gelenege göre tesis edilen vakfiye bize vakiflarinin idaresi hakkinda, kimlerin bu vakiflardan nasil ve ne sekilde istifade edecegini, vakfi bozmaya, haksiz sekilde ondan yararlanmaya kalkanlara nasil muamele edilecegini de açiklamis bulunmaktadir.
787 Cemaziyelahir ortalan (Temmuz 1385) tarihini tasiyan vakfiyesinden bazi pasajlari ;
“Vakf, hibe ve rehin olunmaz, kimse mâlik olamaz. Telef ve helâk olmaz. Kimse halef olup vâris olamaz. Kiyamete kadar devam eder. Sebeplerden bir sebeple kimse elini uzatamaz, asli üzere kalir. Sartlari üzere devam eder. Günlerin geçmesiyle vakif ve vakfiye bozulmaz. Allah ve Resûlüne ve ahiret gününe iman edenlerden, Allah’in ve yarattiklarindan melik, kadi, vezir, muhtesibden ve insanlarin tamamindan hiç bir kimse bu vakfi bozamaz. Bir kimse onu tahvil ve tebdil ederse günah irtikhab etmis olur. Allah’in kitabina ve Resûlünün sünnetine muhalefet eden ve din kardesinin vakfinin fesadina sa’y eden (çalisan) Allah’in gazabina ugrar. Onlarin üzerine Allah’in, meleklerin ve bütün insanlarin laneti olsun.” Görüldügü gibi bu ifadeler vakfin muhafazasi gayesine yönelik bulunmaktadirlar. Bundan baska bir de vakiftaki hizmet ve onlardan yararlanma ile ilgili bilgiler bulunmaktadir ki buna göre hiç kimse imârete inmekten men olunamaz. Hizmetçiler, gelenlere güzel bir sekilde hizmet etmek zorundadirlar. Hele fakirlere bu hizmeti çok daha iyi yapmalilar. Çünkü onlar, kalbi kirik kimselerdir. Bu konuda da vakfiyenin kendi ifadesi ile söyle demektedir:
“Imârete, büyüklerden, âlimlerden, seyh ve sâdattan birisi inerse hizmetçi bunlara hizmet eder. Bunlarin sanina göre onlara hizmet eder. Hayvanlarina da hizmet eder. Bu hizmet sadece büyüklere mahsus olmaz. Imârete inenlerin tamamina böyle muamele yapilir. Hatta fakir ve miskinlere bu yolda hizmet daha evladir. Çünkü onlar, kalbi kirik olanlardandir. Imâretteki kalislar 3 günü geçerse bu, mütevellinin reyine baglidir.”
Sükrullah, gazi ve sehid sultanin yaptirdigi hayirlardan bahs ederken sunlari söyler:
“Bursa’da ahiret için bir yapi yaptilar. Hem konuk evi, hem cami, hem medresedir. Kimsesizler, yoksullar için paçalardan, tatlilardan, eksilerden daha güzeli olmayan yemeklerin hepsinden verilmesini, konuklarin hayvanlarinin da yemlendirilmesini buyurdu. Hatiplere, hafizlara, müderrislere muridlere ve ögrencilere vazife karsiligi akça bagladi. O evin karsisinda bir kubbe yapilmasini buyurdu. Her gün ayrica otuz hafiz o kubbede güzel sesle Kur’an okuyup hatm etmektedirler. Mübarek vücudu o kubbede dinlenmektedir.” Gerek bu, gerekse daha önce verilen bilgiler, Sultan Murad’in nasil hayir yaptigini, kurdugu vakiflar vasitasiyla onlarin devamini sagladigi ve insanlara hizmeti bir ahiret azigi olarak kabul ettigini göstermektedir.
Sultan Murad, tahta çikinca babasinin sikkelerinde oldugu gibi Selçuk paralarini taklid etmek suretiyle sikke kestirmistir. Baslangiçta “kûfi”ye yakin, daha sonra da “nesih” yazisi ile kestirdigi sikkeleri görülür. Kûfi hatli olan sikkelerinin bir tarafinda kelime-i sehâdet, etrafinda ilk dört halifenin isimleri ve diger yüzünde de “Murad b. Orhan halladallahu mülkehû” ibareleri bulunmaktadir. Sonradan kesilen akçalarin bazilarinda kelime-i sehadet ile kendisinin ve babasinin isimleri, bazilarinda da akçanin her iki tarafinda Murad b. Orhan yazisi görülmektedir. Sultan Murad’in 790 (1388) tarihli bakir sikkesinde kesildigi tarih ve ay bulunmaktadir.
Daha önce de kisaca temas edildigi gibi Osmanli Devleti’nin kurulus hamurunda mayasi bulunan teskilâtlardan biri de “ahilik”ti. Bu bakimdan ilk Osmanli padisahlari, bu teskilâtin birer mensubu ve hatta reisleri durumunda idiler. Bazi vesikalar, Murad Hüdavendigâr’in bu teskilatin reislerinden biri oldugunu göstermektedir. Nitekim bu hususta onun Receb 767 (Mart 1366) tarihli olarak Malkara’da Ahi Musa için yaptirmis oldugu zaviye vakfiyesindeki “ahilerden kusandigim kusagi Ahi Musa’ya kendi elimle kusadup Malkara’ya ahi diktim” ifadesi, onun ahi reislerinden biri oldugunu göstermektedir.
Vakfiyesinde de görüldügü gibi Sultan Murad, bilgin, talebe, garip ve fakir olan kimselere karsi son derece sefkatle muamele eden bir hükümdardir. Hz. Peygamber’in soyundan gelen seyyid ve seriflere karsi ise özel bir ilgisi bulunmakta, onlara saygiyi Hz. Peygamber’e yapilmis saygi olarak kabul etmektedir. Bu sebepledir ki o, ülkesinde bulunan seyyid ve serifleri her türiü vergiden muaf sayan fermanlar isdar etmistir. Nitekim, 787 (1385) tarihli bir ferman, onun Seyyid Büzürg Ali’nin evladlarini vergiden muaf saydigini su ifadelerle ortaya koymaktadir:
“… Seyyid Büzürg Ali’nin ogullan yaslan ile kapima gelip ettiler. Bizim atamiz sizin duaciniz idi. Biz fakir kullariniz dahi size duacilariz. Biz kullarina bir hüküm sadaka eyle ki sizden sonra gelen bizi ve evladimizi ve kullarinizi ve karaveslerimizi (câriye) incitmeyeler. Hem simdiye degin atamiz bir dâne ösür vermedi. Ve koyun hakkin vermedi. Biz kullarina bir ihsan eyle bizden ve evladimizdan ösürlerin ve koyunlari haklarin kimesne taleb etmeyeler deyicek emr olundu ki, bu sâdâtlarin evladlari, kullari ve karavesleri ve bir damla kanlan deme can ola. Onlar, benim her defterimden ihrac olalar. Her kim bu hükmü görüp Seyyid Büzürg adini yazanlara teaddi ederse lânet ba’lânet ola. Rumeli kadilari ve sancak beyleri ve subasilari ve sipahiler her kanginizin yerinde eker biçerse bir dâne ösürlerin almayasiniz. Ben bagisladim canim için olsun. Benim devletime duaya mesgul olalar. Her kande hatirlari dilerse yürüyeler…”

hacli_seferleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.