BOĞAZKESEN FATİH’İN ROMANI ÖZETİ

BOĞAZKESEN FATİH’İN ROMANI ÖZETİ

KİTABIN;

ADI: BOĞAZKESEN FATİH’İN ROMANI
YAZARI: Nedim Gürsel
YAYINEVİ: Can Yayınları
BASIMEVİ: Eko Basımevi
YILI: 2000 – 7.Basım
SAYFA SAYISI: 231
BOYUTU: Boy 24 cm – En 16 cm
KAPAĞI: Resim Gentile Bellini’ye ait

KONU:
Küçük hikayeler ve bölümlerden oluşan romanın konusunu bir cümle içinde toplamak zor. Zaten yazar da hikayeciklerle oluşturduğu romanında bir konu bütünlüğü de sağlayamamış. Kitabın ilk bölümünde Boğazkesen’in nasıl yapıldığını, ikinci bölümde Venedik Kaptanı olan Antonio Rizzo’nun tutsak edilişini ve sonunu, üçüncü bölümde Vezir-i Azam Çandarlı Halil Paşa’nın sonunu, dördüncü bölümde İstanbul’un kuruluş efsanelerini, beşinci bölümde Fatih Sultan Mehmet’in kendi yaptırdığı külliyesindeki düşünce dünyasına dalışını, kendisiyle yer yer hesaplaşmasını, altıncı ve son bölümde ise İstanbul’un kuşatılması ve fethini anlatmıştır. Bu genel hikayeler dışında bir de yazarın başından geçenleri öğrendiğimiz dış hikayeler var. Yani roman iki ayrı dünyada ilerliyor.
ZAMAN VE MEKAN:Yazarın kendi olay örgüsünü anlattığı yer İstanbul ve 1980 darbesi zamanında geçiyor. İçte gelişen olaylarda ise çok geniş mekanlarda veya zamanlarda geçmiyor. Mekan olarak yine İstanbul ve Edirne kullanılmış. Zaman 15. yüzyıl.

KİŞİLER:
FATİH SULTAN MEHMET:Tutkuyla sevdiği cariyesini elleriyle hançerleyip iç huzura kavuşan, İstanbul’u almak tek ve en büyük emeli olan, bilgin,çok iyi komutan ve kemerli burnuyla dünyaya nam salmış Osmanlı Sultanı.
ÇANDARLI HALİL PAŞA: Devlete yıllarca büyük hizmetlerde bulunmuş, kuruluşundan bu yana devleti fiilen yönetmiş bir soydan gelmektedir. Barış yanlısı siyaset izlemiştir. İstanbul’un kuşatılmasına karşı çıkmış, fetihten sonra da zindana atılıp 40 gün sonra idam edilmiştir. Osmanlı vezir-i azamı.
ANTONİO RİZZO:Orta yaşı aşkın,başında tüylü kara şapkalı, düzgün kesilmiş gür sakallı,ipek gömlekli Nefeli’ye aşık Venedikli Kaptan.
NEFELİ:Antonio Rizzo’nun Galata’nın nemli bir mahzeninde tanıştığı hayat kadını.
AK ŞEMSEDDİN:Fatih’in hocası. Ak sakallı, nur yüzlü,parlak kara gözleri var. Fatih’in en çok değer verdiği kişilerden biri.
MOLLA GURANİ:Uzun boylu, kınalı sakallı,ileri yaşına rağmen yüzü hala buruşmamış olan Fatih’in eski hocası.
ALİ KUŞÇU:Henüz Osmanlı’ya yeni katılan, Fatih’in bilgisine hayran kaldığı Akkoyunlu elçisi.
URBAN:Şahi isimli büyük topu yapan kişi.
NİCOLO:Antonio ile beraber yakalandıktan sonra bağışlanan ve Selim ismini alan eski seyir katibi.
DENİZ:Yazarın yalıda tanıştığı,1980 darbesiyle başı dertte olan ve yazarı uzunca bir süre kitabını yazmaktan alı koyan alımlı bayan.

ÖZET:
1
Yazar uzun süredir erken kalkmaktadır. Yazmak için. Tatil için kiraladıkları yalıyı her yıl olduğu gibi dostlarıyla beraber terk eder,eylülün ilk haftasında Paris’te işinin başında olurdu. Ama bu sefer tatilin bitiminde eşinden de izin alarak bir hafta on gün daha yalıda kalmak istemiştir. Konuyla ilgili tüm belgeleri toplamasına rağmen bir türlü kitaba nasıl başlayacağını bilmemektedir. Sabah hisarı karşısında bütün ihtişamıyla gördüğünde başlama noktasını bulmuştur…
BU BÖLÜM FATİH SULTAN MEHMET HAN GAZİ’NİN BOĞAZKESEN’İ NASIL YAPTIRDIĞINI İŞTE ONU ANLATIR
Sultan Mehmet sabah namazıyla kalkıp giyindi, atını hemen hazırlamalarını buyurdu. Otağdan çıktığında güneş doğmamıştı henüz. Yıldızlar kaybolmak üzereydiler gökyüzünde. Ve birden bir yıldızın kaydığını gördü, bunun Bizans’ın sonu olduğunu biliyordu. Bu sabah temele konulacak ilk taş sonun müjdecisi olacaktı.
Günlerce kıyıda at koşturmuş sonunda kıyının konumunu tespit etmiş bulmuştu en uygun yeri hisar yapımı için. Hisar ecdadı Yıldırım Beyazıd’ın yaptırdığı Akçahisar’ın tam karşısındaki Mikhail Manastırının kalıntılarının olduğu yere yapılacaktı. Burada dik bir eğimle deniz yüzeyine alçalan arazi, Anadolu yakasına doğru bir çıkıntı yapıyor, altı yüz altmış metre genişliğindeki hızla akıp gidiyordu sular.
Bir gece düşünde Hz. Muhammed’i görmüştü. Elinde asası, makamında otururken al bir şalla örtülüydü yüzü. Sağ yanında belinde kılıcıyla imam Hasan, solunda imam Hüseyin duruyorlardı. Salavat getirdikten sonra ilerlemiş makamına gelmişti. Resulullah yüzündeki şalı çıkartıp ona doğru uzatmış, ‘İşte Eyub-i Ensari’nin sancağını sana veriyorum ya Şehzade Mehmet!’ demişti.
Doğan günle beraber Boğaz’ın tepeleri de aydınlanıyordu. Gökyüzünden nur yağıyordu sanki. Ve Sultan Mehmet “Boğazkesen hisarının ilk taşı buraya koyula!”… 26 Mart 1452’de Osmanlı’nın dört bir yanından gelen ırgat ve ustaların Bismillahlarıyla başlayan hisar, bizzat Sultan Mehmet’in denetimi altında 4 ayda bitmiştir.

BU BÖLÜM KAPTAN ANTONİO RİZZO’NUN NASIL TUTSAK EDİLDİĞİNİ VE ACIKLI SONUNU ANLLATIR
Kaptan Antonio güvertede oturmuş geminin iki yanından akıp giden kıyıya seyrediyordu. Orta yaşı bir hayli geride bırakmış olmasına rağmen kendisini hala yirmisinde bir delikanlı gibi görüyordu. Başında tüylü kara şapkası, düzgün kesilmiş gür sakalı rüzgarda yelken gibi şişen gömleğiyle Galata’nın tüm bayanlarını bir bakışta büyüleyebileceğini zannediyordu. Yalnızca iki tutkusu vardı Antonio’nun: Kadınlar ve deniz…
Trabzon yolunda Galata’nın nemli bir mahzeninde tanımıştı Nefeli’yi. Ve orda beraber olmuşlardı bir düka karşılığında. Ve bu akşam tekrar karşılaşacaktı onunla.
Venedik gemisi akıntıyı arkasına almış, San Marco Cumhuriyeti’nin rüzgarda dalgalanan aslanlı flamalarıyla Boğaz’ın sularından Marmara’ya doğru süzülüyordu ki burnu döndüğünde ansızın irkildi. Karşısında dikilen burçlara hayretle baktı. Hemen yerinden fırlayıp dümen başındaki gemiciyi uyardı. Bir telaş,bir koşuşturmadır başladı gemide. Antonio’nun gök gürültüsü gibi yükselen sesini inanılmaz bir top sesi bastırdı. Güvertedekiler gelen gülleye hayret içinde baktılar çünkü hayatlarında bu kadar hızlı ve büyük bir gülle görmemişlerdi. Antonio kendini toparladıktan sonra: “Haydi aslanlarım, Galata’ya ulaştığımızda hepinize şölen var.” Demesine kalmadan ikinci gülle tam ortasına isabet ediyordu geminin.
Muhafızlar Antonio Rizzo’yu ve tayfalarını denizden toplayıp kale komutanı Firuz Ağa’ya götürdüler, o da padişahın emirlerine uyarak hepsini Edirne’ye gönderdi. Edirne’de Sultan Mehmet’in karşısına çıkarıldıklarında aç ve yorgundular ama yol boyunca duydukları ölüm korkusunun yerini bir umut ışığı almıştı. Türkler onları hemen öldürmediklerine göre yaşamları tehlikede sayılmazdı. Sultan Mehmet zincire vurulmuş tutsakları uzunca süzdü. Mehmet’in gözü Antonio’ya takılmıştı. Antonio’ya “ Gemindeki erzak Konstantiniye için miydi ? ” diye sordu. Kaptan evet anlamına gelecek şekilde kafasını öne eğdi ve korkudan bir daha kaldıramadı.
Ertesi sabah iki yeniçeri hapsedildiği çadırdan alıp padişahın otağının bulunduğu yere getirdiler Antonio’yu. Zincirlerini çözdüler. Yere yüzü koyun yatırıp ellerini arkadan bağladılar. Ne yapmak istediklerini anlayamamıştı hala. Ölümü düşünmüyordu bile. Vücuduna çakılan kazıkla ne olduğunu şaşırdı. Çingene özenle çakıyordu kazığı öldürmemek için. O an denizi özlediğini hissetti. Kendini gemisiyle Galata limanına doğru giderken düşündü. Çok geçmeden orada can verdi.
3
Yalıya gün geçtikçe adeta hapis olmuştur yazar. Sık sık kendini de sorgulamaktadır. Çünkü tüm varlığının Boğazkesen olduğunu düşünmektedir. Hatta Boğazkesen’i bir gece önce evine gelen bayana tercih edecek kadar. Ve Çandarlı Halil’in öyküsünü yazmaya koyulur.
BU BÖLÜM VEZİR-İ AZAM ÇANDARLI HALİL PAŞANIN SONUNU İŞTE ONU ANLATIR
Halil korkuyla Ayasofya’ya doğru kaçan kalabalığın arasından önce bir fısıltı, sonra bir rivayet, kıyamet gününü bildiren bir sur sesi gibi yükselen bu haykırışı duyduğunda otağında yalnızdı. O an her şeyin bittiğini düşen Bizans’la beraber kendi kellesinin de düşeceğini anlamıştı. Soğukkanlılığını yitirmeden padişahın özel muhafızlarını bekledi. Bir ara kaçmayı düşündüyse de bunu kendine yakıştıramadı. Çaresiz sonunu kabullenecekti, Çandarlı’ya da böylesi yakışırdı.
“Türkmenin gücü bu kadarmış demek” diye düşünüyordu, “artık devşirmelerle yürüyecek Osmanlı.” Yorulmuştu artık. Yaşlıydı. Ve Murat’ın ölümünden beri kabul ettirememişti barış siyasetini divana. Oysa o devletin selametini gözetmişti her şeyden önce.
Sabah ezanı okunup gün ağardığında padişahın kentin üç gün yağmalanmasına izin verdiği haberi geldi. İçinde derinlerde bir sızı duydu. Mehmet izin vermemeliydi böyle bir şeye. Ama şunu biliyordu Konstantiniye, tahta geçtiğinden beri tek arzusu olmuştu çocuğun. Çandarlı, Konstantiniye kuşatılır, ordunun tüm gücü sefer için harcanırsa Osmanlı’nın Rumeli’deki varlığının da tehlikeye düşeceğini düşünüyordu. Mehmet, Murat Han zamanında yaptıklarından dolayı hesap sormamıştı ondan. Çünkü devlet ve ordu katındaki nüfuzunun farkındaydı Çandarlı’nın. Ama şimdi, kuşatmanın kaldırılması için elinden gelen her şeyi yapan Çandarlı, kentin düşmesiyle beraber hesap gününe yaklaşmıştı.
Halil uyandığında bir renk cümbüşü içinde buldu kendini. Gün ışığında renkten renge giren kilimlerin arasında adeta kendinden geçmişti. Niye fark edemediğini düşünüyordu bunca güzelliği. Sonra içindeki bu sevinç yavaşça azaldı ve yerini yenilmişlik duygusuna bıraktı. Bostancılar otağa girdiklerinde hiçbir tepki göstermedi. Döşekten doğruldu masanın üstündeki mührüne son bir kez bakıp muhafızların eşliğinde otağdan çıktı.
Halil kıyıya doğru indiklerinde gördü kuleyi. Kendi kulesini. Temelini atıp harcını karmamıştı belki ama masraflarını üstlenmişti. Ürperdi, o ana kadar hiç dikkatle incelememişti kuleyi. Silindir biçimindeki ağır ve yayvan gövdeleriyle gölgesi suya bile vurmayan, kurşun kaplama sivri külahları olan planlarını bizzat kendisinin denetlediği, kendi kuleleriydi bunlar. Bostancıların korumasında zindana götürüldü. Birden bambaşka bir dünyada bulmuştu kendisini.karanlık öylesine yoğundu ki sanki görünmez bir el gözlerine perde çekmişti. Soğuk taş duvarlarla yanyana, daha çimento kokusu olan zindanda ölümü bekliyordu.
Cellat hücreye kapatıldıktan kırk gün sonra sıcak bir temmuz sabahında Halil’in başına çaldı kılıcı. Oluk gibi bir kan fışkırdı. Vezir-i azamın başsız gövdesi devrilen bir kule gibi yere yığıldı.
4
Boğazkesen’i yazmaya başladığından beri yazar evine tıkılıp kalmıştır ve sonunda kente inmeye kara verir. Üzerindekinin uyku mahmurluğumu yoksa güzün gelişinin hüznümüdür karar verememiştir. İskeleye dek yürüyen yazar bir vapur gezintisinin kendisine iyi geleceğini düşünür ve Kandilli’ye yol almak üzere Eminönü’nden çıkar vapur gezintisine. Vapur ilerledikçe yazar kendini daha da hafiflemiş hissetmektedir. Boğazkesen’i bir anlık bile olsa unutmuş, sanki yeniden doğmuş gibidir. Bu güzel tur sırasında yine birden Boğazkesen gelmiştir aklına, dayanamaz ve Fatih kitaplığına gidip çalışmalarına başlar. İstanbul’un kuruluş efsanelerine…
BU BÖLÜM İSTANBUL’UN KURULUŞ EFSANELERİNİ İŞTE ONU ANLATIR
Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz, ‘Hiç duydunuz mu , bir kent ki bir yanı kara iki yanı deniz ola!’ diye buyurduklarında şüphesiz İstanbul’dan bahsetmektedir. Keza Kur’an-ı Kerim’in Sebe suresinin on beşinci ayetinde, ’Rabbinizin verdiği rızklardan yiyin ve O’na şükredin. İşte hoş bir kent ve bağışlayıcı bir Rab!’ sözlerinden kasıt ve Fecir suresinin sekizinci ayetinde, ‘Hiçbir ülkede benzeri yaratılmamış sütunlara sahip’ kentin İstanbul olduğu da nice bin yorumcu tarafından vurgulanmıştır. İstanbul’la ilgili pek çok rivayet vardır:
Tüm dünya üzerinde egemenlik kuran Süleyman Peygamber yalnızca insanları değil kurtları, kuşları, yırtıcı kaplanlarla filleri, cinleri, perileri,devlerle cüceleri de yönetiyordu. Ama egemenliği altına alamadığı bir hükümdar kalmıştı, uçsuz bucaksız okyanusun ortasında yaşayan Ankur. Bunu öğrenen Süleyman Peygamber Ankur’un üstüne sefere çıktı ve yapılan savaşta Ankur yenildi. Süleyman ona Tanrıya inanıp tekbir getirmesini yoksa kellesinin uçacağını söyledi. Yine kabul etmeyen Ankur’un kellesi uçuruldu.
Ankur’un Şemsiye adında çok güzel bir kızı vardı, Süleyman bu kızla evlenip ülkesine götürdü. Ama Şemsiye yeni ülkesine alışamadı bir türlü. Günlerce iki göz iki çeşme ağlayan karısının bu durumuna dayanamayan Süleyman Şemsiye’ye ‘Ağlama da dile benden ne dilersen.’ dedi. Şemsiye de dünyada eşi benzeri olmayan bir yerde kendisine bir saray yaptırmasını ancak bu şekilde mutluluğa kavuşabileceğini söyledi. Bunun üzerine Süleyman kuş diliyle kuşlara, cin diliyle cinlere, peri diliyle perilere dünyada eşi benzeri bulunmayan güzel bir belde aramasını buyurdu. Sonunda Karadeniz’in Marmara’ya açıldığı Boğaz’ın kıyısında, ışıltılı mavi sularında balıkların oynaştığı bir belde buldular. Süleyman hemen buraya bir saray yaptırdı. O gün bugündür İstanbul Sarayburnu’nda Şemsiye’nin yaşadığı sarayın kalıntıları hala durur.
Ama Şemsiye babası Ankur’u hala unutmamıştır. Onu her gün anabilmek amacıyla bir resmini yaptırır. Resme baktıkça Süleyman’dan soğumaya başlar, bunu öğrene Süleyman puta taptığı gerekçesiyle Şemsiye’yi öldürtür.
İstanbul’un bulunduğu yere ilk sarayı yaptıran Süleyman ise de şehrin ilk kurucusu surlarıyla evleri, sokaklarıyla caddelerini yapıp içine ilk insanları yerleştiren Medyan oğlu Yanko’dur. Kısraktan doğduğu söylenen Yanko,Süleyman’dan sonra gelmiş geçmiş hükümdarların en bilgini, en zekisi ve en güçlüsüydü. Yanko’ya bir gece düşünde ak sakallı bir dede adının dünya durdukça anılmasını istiyorsa, Karadeniz’in ve Akdeniz’in kavuştuğu yerde bir kent kurdurmasını ve kentin temeline hükmettiği tüm ülkelerden getirilmiş dev taşlar koydurtmasını söyledi. Yedi yıl boyunca hazırlıklar sürdü. Yedinci yılın yedinci ayının yedinci gününde temel çalışmalarına başlamadan önce Yanko müneccime danışmak istedi. Müneccim ona şehri kutlu bir anda kurması gerektiğini bunun için de sütunlar diktirip arasına çanlar germesi gerektiğini söyledi. Kutlu an geldiğinde çanlar kendiliğinden çalacaktı. Hazırlıklar tamamlandı ve hep beraber kutlu anın gelmesini beklemeye başladılar.
Ne var ki Tanrı bu işten hoşlanmadı, kendi isteğinin dışında hiçbir şeyin gerçekleşemiyceğini kullarına anımsatmak için kutlu an gelmeden gökte gagasında bir yılan olan leylek uçurdu. Ve yılan çanların birinin üstüne düştü böylece kutlu anın geldiğini zanneden işçiler temeli kazmaya başladılar her ne kadar Yanko ve müneccim onları uyarmaya çalışsa da. İşte bu nedenledir ki İstanbul’un alınyazısı da acılar ölümler ve yıkımlarla doludur…
5
Saatin epeyce geç olduğunu fark etmeyen yazar, kitaplık görevlisinin ‘kapatıyoruz’ ikazıyla kütüphaneden ayrılmak zorunda kalmış ama çok uzakta oturduğunu fotokopi alıp alamayacağını sormuştu. Görevli de saatin geç olduğunu ertesi gün kendisine posta yoluyla gönderebileceğini söyleyince kütüphaneden ayrılmıştı.
Dışarı çıktığında ılık bir hava vardı. Biraz daha ilerlediğinde Fatih Külliyesinde olduğunu fark etti. Kitaplığı, hamamı, imareti, kervansarayı ve darüşşifası ile Fatih Külliyesi. En sonunda Fatih’in türbesine ulaşmıştı. Olağanüstü sandukası, başucundaki beyaz,taş kavuğu yine olağanüstü bir mumla aydınlanıyordu.
Buradan ayrılan yazar çiçek pasajında kafayı bulduktan sonra, evine dönmektense bir otelde kalmayı tercih etti. Odaya girip ışığı yakar yakmaz duvarda Fatih’in portresiyle karşılaştı. Eski bir Hayat dergisinden kesilmiş bir portreydi.
Bu yazarda yeni bir bölüm yazma isteği uyandırdı. Sabah erken kalkıp Fatih’in kendi külliyesindeki halini yazacaktı…
BU BÖLÜM FATİH SULTAN MEHMET’İNKENDİ YAPTIRDIĞI KÜLLİYEDE HALİ NİCEDİR İŞTE ONU ANLATIR
Mehmet atından indiğinde maiyetindekilere ardından gelmemelerini buyurdu. Yalnız kalmak istiyordu. Zaten ne vakit buraya gelse sadece yalnızlığı arıyordu. Bu kez de ağır ağır çıktı merdivenleri. Her basamakta sıkıntılarından ve dünya işlerinden biraz daha uzaklaştığını hissediyordu.
Şadırvanın yanındaki mermer taşlardan birine oturdu. Dünya dışarıda avlu duvarlarının ötesinde kalmıştı. Savaşlar, ölümler, yasalar her şey… burada su ve ışık vardı yalnızca, bir de mermerin serinliği. Yapımı henüz biten kendi camiinin avlusunda mutluydu. Benliğiyle uzlaşmış, sebilden su içen güvercinler kadar rahat.
Cami kubbesinin iki yanından göğe yükselen minarelere baktı bir süre. Adını ölümsüzleştirecek, şu fani dünyada baki kalacak yapı, planlarını bizzat denetlediği her ayrıntısıyla yakından ilgilendiği külliye bitmişti. Konstantiniye’de yeni bir düzen kurulmuştu artık. Fetihten bu yana kenti imar etmeye çalışmış, köprüler, hanlar, hamamlar yaptırmış, su yolları açtırıp yoksulların karnını doyurmuştu. Kent halkının mutluluğuydu dileği. Zaten O, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Doğu Roma’nın varisi, dünya imparatorluğuna tek aday, tuğrasında da yazdırdığı gibi ‘Mehmed bin Murad Han El Muzaffer Daima’ idi.
Bir müddet sonra bir Mevlevi geldi tekkeye. Dönmeye başladı. Mehmet gözlerini ayıramıyordu Mevlevi’den.Kim olduğunu, tasalarını, tasarılarını, yüklendiği ağır sorumluluğu… her şeyi bir anda unutmuştu. O da içinden dönmeye başlamıştı dervişle. Sultan Mehmet değildi artık o, ne devletin başı, ne ordunun. Yalnızca bir insandı…
Kenti alıp muradına erdikten sonra Ak Şemseddin’le bir gece halvete girmişler, ertesi sabah Şeyh alıp başını memleketi Göynük’e gitmişti. Bir daha dönmemecesine. İlk kez ayrılık acısını o zaman duymuştu Mehmet. Mürşidin dizlerine kapanarak onunla beraber gitmek istemiş ama Şemseddin Fatih’e : ’Sana taht ve kılıç verilmiştir, hırka değil!’ diyerek kendine gelmesini söylemiş, sonra da haramdan uzak durmasını, maddi hazlardan çok manevi hazlara yönelmesini öğütlemişti. Göynük’ten yazdığı mektuplarda Şeyh öğrencisinin tasavvufa olduğu merakı bildiğinden, ‘siz sizi sair halk zannetmeyesüz,’ diye yazıyordu, ‘ memleketi düzeltmekten gayri nesneyle meşgul olmayasınız!’. O da mürşidinin sözüne uymuş ve bugünlere gelmişti.
Mehmet şadırvanın yanında belleğinin giderek dumanlandığını, olayları zamanları, düşle gerçeği birbirine karıştırmaya başladığını anımsamıştı birden. Ak Şemseddin’in tekkesindeki töreni kafes ardından gizlice izlediği yıl Konstantiniye fethedilmemişti henüz. Şeyh ona hangi meyvenin ne zaman nasip olacağını çok sonra Göynük’ten yazdığı bir mektupta belirtmişti. Kadir Gecesi göreceği bir düşün onun yaşamını değiştireceğini ima etmişti. Bu nedendir ki Mehmet hep Kadir Gecelerinde erkenden yatardı. Mehmet birden kavrıyordu gerçeği. Kendi yaşamının kendi alın yazısının gerçeğini. Mağrur olmamalıydı. Bizans fatihinin hakkı olsa bile kaçınmalıydı kendini beğenmekten. Şemseddin işte bunu anlatmak istemişti ona hep. Alçakgönüllü olmakla, gereğinde köpek sofrasına oturmakla amacına ulaşabileceğini ima etmişti.
Mehmet oturduğu yerden kalkıp doğruldu. İçinde giderek çoğalan bir tatminsizlik duygusu, zihni bulanıklaştıran bir tatminsizlikle camiye yöneldi. Orada kendi yaptırdığı kubbenin altında belki bulabilirdi aradığı huzuru. İki rekat namaz kılmak için içeriye girerken abdestsiz olduğu aklına geldi ve şadırvanlı avluyu geçerek medresedeki odasına doğru yöneldi.
Odasında ‘Mesnevi’yi okumaya başlamıştı. Bunu her eline alışında yeni dünyalar dalardı. Rum ülkesine derin bir yolculuğa çıkıyor, dağlar tepeler aşıyordu bu yolculuk boyunca. Köyleri kentleri kervansarayları geziyor, ta Hint ülkesine kadar uzanıyordu. Kitap alıp götürüyor onu, Rum ülkesine, Hint ülkesine, Çin’e dek sürükleyip Kaf dağından aşırıyordu, Celaleddin Rumi’nin mesnevisi…
Ulema Mehmet’i öğle namazından hemen sonra bekliyordu. Oysa padişah içeriye girdiğinde vakit bir hayli ilerlemiş güneş alçalmaya yüz tutmuştu. Onun böyle geç kalışına hiç şaşırmamışlardı. Çünkü ne zaman odasına kapansa kendini okuduğu kitaplara kaptırırdı. Fatih geldiğinde saat bir hayli ilerlemişti. Sol yanına elini öptükten sonra hocası Molla Gurani’yi oturttu. Gurani’den sonra Ali Kuşçu ilerledi padişahın yanına. Henüz yeni girmişti Osmanoğlu’nun korumasına. Mehmet onu Akkoyunlu’nun elçisiyken tanımış, bilgisine hayran kalıp bin bir ricayla Konstantiniye’ye gelmeye razı etmişti. Kuşçu’nun yalnızca heyet ve riyaziye alanlarındaki engin bilgisi değildi onu bu denli çok istemesinin nedeni. Çocukluğunda yalan yanlış duyduğu Uluğ Beyin macerasını, Semerkant rasathanesinin öyküsünü duymaktı asıl amacı…
Medreseden çıkıp şadırvanlı avluya doğru yürüdü Mehmet. Yorgundu. Olması gerekenden çok yorgun. Tartışmalar sabaha dek sürmüş, uzlaşmaya varılamamıştı.
BU BÖLÜM İSTANBUL’UN KUŞATILMASINI VE FETHİNİ İŞTE ONLARI ANLATIR
Bir güz sabahı, namazdan hemen sonra toplandı Divan-ı Hümayun. Mehmet’in işleri anında ve tez görmek için yeğlediği ayak divanlarından çok farklıydı bu kez ki toplantı. Tüm devlet erkanı çağrılmış, saray ve çevresinde olağanüstü önlemler alınmıştı. Mehmet her zamanki gibi düşünceli ama her zamankinden daha azametliydi. Dışarıda gün yeni ağarıyordu henüz. Pencerelerden vuran ışıkta tahtına bağdaş kurmuş bir buda heykelini anımsatıyordu padişah. O güne dek dışa vurmadığı bir görkem, tuhaf bir karalılık vardı duruşunda.
Çandarlı’nın gözünden kaçmadı padişahın bu duruşu. Çok önemli bir kara için toplandıklarını biliyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Derin bir sessizlik çökmüştü divana. Mehmet gözlerini belirsiz bir noktaya çevirmiş, az sonra yapacağı konuşmanın etkili olabilmesi için sessizliğin daha da artmasını bekliyordu. Mehmet birden ağzından ateş püsküren usta bir cambaz gibi, azametine hiç de uymayan bir telaşla başladı konuşmasına. Sözcükler alev alan ateş toplar gibi hızla dökülüyordu ağzından.
Halil tahmininde yanılmadığını anladı. Hocaları, özellikle Ak Şemseddin, Konstantiniye’nin ancak kendisi tarafından alınacağına inandırmışlardı padişahı. Genç padişah Konstantiniye’yi almak uğruna Osmanlı’yı tehlikeye atacaktı. Sözlerini bitirir bitirmez de baş vezir olduğu için ona başvuracak, görüş belirtmesini isteyecekti. Bu onun son fırsatıydı Fatih’i kararından vazgeçirebilmek için.
Padişah uzun konuşmasından sonra Halil’e dönerek: “ Lala ne susarsın? Sözlerimde yanlış varsa düzelt. “ demiştir. Halil de onu teyit etmiş, tüm söylediklerinin doğru olduğunu ancak Haçlı tehlikesi bulunduğu için doğru zaman olmadığını söylemiştir. Padişahın gözlerinde parlayan öfke Halil’i şaşırtmamıştı. Padişah öfkesini bastırmaya çalışarak bu sefer Zağanos’a döndü, ona fikrini sordu.
Zağanos haçlıların zaten iki kez boylarının ölçüsünü aldıklarını bir daha cesaret edemeyeceklerini ve hala kiliseler arasında birliğin sağlanamadığını söyledi. Saruca Paşa da aynı görüşteydi. Saruca’dan sonra İshak Paşa söz aldı ve ayrıntılarıyla surları, savunma sisteminin gücünü anlattı. İshak Paşa bunları anlatırken yaşlı ve zayıf bir ses duyuldu: “ Konstantiniye elbet fetholunacaktır! Onun komutanı ne güzel komutan ve onun askeri ne güzel askerdir! ” Ak Şemseddin idi konuşan. Peygamberin hadisini duyan Mehmet’in kendine güveni iyice arttı. “ Ol kalenin benim elimde fetholması mukadder olmuş ola! ” Karar verilmişti. Kuşatma hazırlıklarının bir an önce başlatılması için müzakerelere başlandı.
Sultan Mehmet Urban’ın ejder ağızlı dev topunu yola çıkarttı Edirne’den. Top görülecek şeydi doğrusu. Edirne’deki dökümhanede toprak, kendir ve keten karışımı çamurdan iç içe geçmiş iki borulu dev bir kalıba dökülmüş, ocakta eriyen bakırın akıp kalıbı doldurabilmesi için körükler günlerce çalıştırılmış, sonunda ortaya çıkan canavar Saruca Paşa’yı bile hayrete düşürmüştü. O Saruca ki nice toplar görmüş, nicesinin fitilini ateşlemişti. Mehmet gülümsüyordu, Saruca da, Zağanos da, Karacabey de. Bir tek Halil idi sevinmeyen,bir köşede düşünceli şekilde duruyordu. Ulemanın gözünden kaçmamıştı bu ancak zaman dalaş zamanı değil seferberlik zamanıydı. Şahi adı verilen canavarın yakında yola çıkacağı tez zamanda ulaştı Bizans’a…
İki ay sonra Konstantiniye surlarının karşısına vardığında o kocaman, karanlık ağzıyla kenti yutmaya hazırdı Şahi. Anadolu ve Rumeli kentlerinden, bozkırlardan köylerden gelmiş bölük bölük dizilmişlerdi surların karşısına. Gönüllüydüler.
Sağ kanatta Yaldızlıkapı’dan Topkapı’ya dek İshak ve Mahmut Paşalar komutasında Anadolu birlikleri bulunuyordu. Tımarlı sipahileri azaplar sipahilerinin hemen önündeydiler. Ya şehit olmaktı emelleri yada gazi.
Merkezde, Topkapı’dan Edirnekapı’ya dek tüm kapıkulu askerleri, başta yeniçeri birlikleri olmak üzere sekbanbaşı ve çorbacıların gerisinde kılıç ve kalkanları, yayları, okları, gürz ve mızraklarıyla yer almışlardı. Merkez komutanı Karamani Paşa’nın buyruğundaydı tümü.
Sol kanatta Edirnekapı’dan Haliç’e dek Rumeli Beylerbeyi Dayı Karacabey komutasında Rumeli ordusu mevzilenmişti. Akıncılar bunların arkasındaydılar. Rüzgardan hızlı atları, güneşte parlayan zırh ve tolgalarıyla Evrenos Beyin, Turahanlı’nın, Mihail ve Malkoçoğlu’nun yetiştirmeleriydiler.
Zağanos Mehmet Paşa Pera’dan Kasımpaşa’ya inen yamaçları tutmuş, karargahını Ok Meydanı’na kurmuştu. Sultan Mehmet’in karargahı ise yedi direkli,altın sırmalı Otağ-ı Hümayunun bulunduğu tepede merkez kuvvetlerinin az berisindeydi. Kırmızı kanatlarıyla kentin önüne konmuş bir kartal gibi bakıyordu tekfur sarayına…
SEYİR KATİBİ NİCOLONUN GÜNLÜĞÜNDEN
Büyük bir gürültü koptu. Mehmet süt beyaz atına binmiş, top bataryalarının ortasında kızgın bir ejderha gibi ağzından duman püskürten Şahi’yi incelemekteydi. Eğrikapı’ya doğru çevrilmiş topun karanlık ağzı Tekfur Sarayının kulelerine meyden okur gibiydi. Derken diğer toplar da ateşe başladılar. Ufacık gedikler açılıyordu surlarda ve sonra düzenli atışlarla bu gedikler büyütülmeye çalışıyordu. Şahi her defasında granit gülleyi kale bedenlerinin ta içine dek savuruyor, sur duvarı korkunç bir gürültüyle paramparça oluyordu. Ancak Şahi ile seri atış yapılamadığından Bizanslılar açılan gedikleri onarıyorlardı.
Karşılıklı top atışları öğleye dek sürdü. Azap askerleri güneş tepeye çıkınca, kalkanlarını siper yaparak, su dolmamış hendeklerin içinden surlara doğru bir saldırı yaptılar. Ama ok yağmuruna dayanamayıp geri çekildiler, her zaman yaptıkları gibi ölülerini da alarak.
Akşama doğru Osmanlı donanması da gelmişti. Marmara’nın üstü adeta beyaza kesilmişti. Deniz görünmüyordu. Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki donanma ertesi gün Haliç’teki zincirleri zorlayacak ve şehri içerden topa tutacaktı. Ama ertesi sabah kötü haber gelmişti Şahi parçalanmış ve Urban usta ile 100 eri patlamada kaybetmişti Osmanlı. Fatih o gece ağır top atışlarına devam edilmesini buyurmuştu.
Bu arada birkaç başarısız saldırı girişiminde daha bulunuldu. Bizans’ın kendine olan güveni gelmekte idi. Osmanlı ise darbe üstüne darbe alıyordu. Bu arada üç kalyonla bir Bizanslı erzak gemisinin harekete geçtiği kente yaklaştığı haberi geldi. Fatih Kaptan-ı Derya’ya düşman gemilerini denizde karşılayıp batırmasını buyurdu. Beklenen savaş karşılıklı top atışlarıyla başlamıştı. Türk gemileri önce cepheden saldırdılar, sonra hilal biçiminde sarma harekatına giriştiler. Tüm hareketleri sonuçsuz kalmıştı Osmanlı’nın. On sekiz gemilik Türk filosunun, biri erzak yüklü dört gemiyle bile başa çıkamadığını gören Fatih’in sinirden gözleri parlıyordu. Mehmet denize sürmüştü atını. Sonra savaşan gemilere doğru ilerledi. Suları yara yara gemilere epeyce yaklaştı ve leventleri cesaretlendirici sözler haykırmaya başladı. Tam o anda çıkan lodoslu arkasına alan erzak gemisi kentin limanına ulaşmayı başardı.
Fatih Sultan Mehmet’in savaşın kaderini değiştirecek emri gelmişti: “ Kadırgalar ve faik kayıklardan bir nicesini Galata ensesinden, Boğaz denizinden karadan çektirip liman denizine salalar! ” Fakat buna rağmen günler haftalar geçiyor bir sonuç alınamıyordu. Kent bir türlü düşmüyor,uzadıkça uzuyordu kuşatma. Halil Paşa taraftarları kuşatmanın kaldırılması için iyiden iyiye baskı yapmaya başlamışlardı. Ak Şemseddin ve Zağanos ise şehrin düşmesinin an meselesi olduğunu söylüyorlardı…
Seyir katibinin günlüğünün burada bittiğini söylüyordu yazar. Bundan sonra İstanbul çok geçmeden alınmış tüm ordu hakkı olan yağmaya başlamıştı. Uygun bir son aradığı Nicolo’nun tecavüz girişiminde hançerlenerek öldürülmesiydi yazarın ona biçtiği akıbet.
Kitabın bu noktasından sonra yazar yine şimdiki zaman geçiyor,kendi iç dünyasını anlatmaya başlıyordu. Eşinin yokluğunda yalıda tesadüfen tanıştığı Deniz hanımla kitabı bitirme arasında gidip gelmeye başlayan yazar, adeta bu hanımın esiri olmuştu. 1980 darbesi olmuş, Deniz saklanabileceği güvenli bir yer arıyordu. Uzunca bir süre aralarındaki ilişkiyi anlatan yazar bir ara tekrar romanına dönüyor ve Mahmut Paşa’nın şehzade Mustafa’yı nasıl hunharca katlettirdiğini anlatıyor.
Sonunda Deniz’le beraberken yazmaya devam edemeyeceğine kanaat getiriyor yazar. Tek çaresi vardır o da Deniz’i ortadan kaldırmak. Ama bunu uygulayıp uygulamadığı da bir muamma…

YAZAR: Nedim Gürsel
Nedim Gürsel; 1951 yılında Türkiye’de doğdu. İlk öykü leri 1969’dan itibaren başlıca edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başladı. 1970’te Galatasaray Lisesi’ne, 1974’te Paris Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı bölümünü bitirdi. Aynı üniversitede karşılaştırmalı edebiyat doktorası yaptı (1979). Halen Paris’te yaşayan Nedim Gürsel Sorbonne Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı dersleri vermekte ve C.N.R.S. (Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi)’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Yapıtları on yabancı dile çevrilen yazar 1976’da Türk Dil Kurumu, 1986’da Abdi İpekçi Barış, 1987’de Haldun Taner Öykü ve Fransız Pen Kulüp Özgürlük ödüllerini aldı. 1990’da Radio France İnternationale’in ‘Uluslar arası En İyi Öykü Ödülü’, 1992’de Struga Plaket ödüllerini kazandı. Son romanı Resimli Dünya, 2001 yılında Fransa’da en iyi yabancı romana verilen Medicis Etranger Ödülü’ne aday gösterilen 8 önemli kitaptan biri oldu.
YORUM: Yazar çok çok daha güzel şekilde işlenebilecek bir konuyu adeta heba etmiş. İnsanı saran, konuya bağlayan bir anlatımı yok. Kitabın sonunda acaba ne olacak,nasıl sonlandıracak anlatısını diye düşünmüyor,bir an önce bitse keşke diyorsunuz. Kitabın sonunu ise hiç kimsenin beğeneceğini zannetmiyorum. Çünkü konuyla bağlantısız, alakasız, çok sıkıcı bir son hazırlamış. Fatih’in romanında gereken özen gösterilmemiş Fatih’e. Olaylar birbirinden çok kopuk ve belli bir zaman akışına göre ilerlemiyor. Ordan oraya atlayıp duruyor. Bir çok insanı sinirlendirecek bir yorum var kitapta. 222.sayfa’da 24.satırda şehzade Mustafa’dan bahsederken “Babasının aksine genç oğlanlardan değil, kadınlardan hoşlanıyor”. Bu cümleler çok sinir bozucu olup yazarın tiraj kaygısından kaynaklanıyor bence. Zaten cinselliği tarihi bir romanda bu kadar ortaya dökmesi de sadece bu nedenden kaynaklanıyor.
Bunun yanında kitabın bazı hoş özellikleri de var. Her ne kadar yeterince başarılı olamasa da olayları iki ayrı eksende anlatması, yazarın büyük bir hayal gücünün oluşu ki bunu sadece ismini bildiği Venedikli Kaptan’a bir hayat hikayesi oluşturmasında görebiliriz açıkça, aslında hepsinden önce Fatih Sultan Mehmet’in kitabı oluşu bazı artı özellikleri kitabın.
Sonuç olarak, keşke daha iyi bir şekilde anlatılsaydı,konuya yeterli ilgi gösterilseydi diyorsunuz. Alınması gereken bir kitap değil, kesinlikle.

EKLER:
Fatih Sultan Mehmed (1432 – 1481)
Fâtih Sultân Mehmed, 30 Mart 1432 tarihinde Edirne Sarayında Hüma Hâtun’dan dünyaya geldi. Annesi onun gerçek saltanatını görmeden 1449 yılında vefât eyledi. Bir görüşe göre 19 ve bir diğerine göre 21 yaşında babasının vefatı üzerine üçüncü defa saltanat koltuğuna oturdu ve sınırları Tuna’dan Kızılırmak’a kadar genişleyen Devletinin başşehri olarak İstanbul’u almak ve Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olmak en büyük ideali idi.

İstanbul’u almak için Boğaz’a hâkim olmanın şart olduğunu bilen Sultân Mehmed, 1452’de Boğazkesen Hisârı dediği Rumelihisârını inşa ettirdi. Karşısında Yıldırım’ın inşa ettirdiği Anadoluhisârı yükseliyordu ve artık Osmanlının izni olmadan boğazı geçmek mümkün değildi. 1 Eylül 1452’de Edirne’ye dönen Sultân Mehmed, hemen kendisinin planlarını çizdiği topların dökümüne başladı. Deneyler yapıldı ve dünyanın harp aletleri alanında harikaları vücuda getirildi.

Planı sezen İmparator zor durumdaydı; zira Bizans ikiye ayrılmıştı. Avrupa, yardım için Katolik olmalarını istiyor ve Ortodokslar ise hayır diyordu. 12 Aralık 1452’de Ayasofya’da Katolik ayini yapılması, Sultân’ın işlerini kolaylaştırıyor ve Bizans Başbakanı Notaras, “Bizans’ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim” diyordu. Bizans’lılar parlayan ateşlerine ve Hz. Meryem’e güveniyorlardı. Ancak 1453 Şubatında Edirne’den yola çıkan toplar 5 Nisanda İstanbul önlerine geldi. 6 Nisan’da muhasara başladı. 53 gün süren muhasara sırasında Fâtih’in ordusu, tarihe geçen kahramanlıklar yazdı. Bizans’ın Galata ile Sarayburnu arasına gerdiği zincirler, Osmanlı donanmasının karadan yürütülerek Haliç’e girmesiyle parçalanmıştı. Muhasaranın 53. Günü Hz. Peygamber’in müjdelediği fetih 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti ve Osmanlı ordusu tekbir sesleriyle Topkapı ve Eğrikapı yönlerinden İstanbul’a girdi. Ayasofya’ya sığınan on binlerce insanın burnu bile kanamadı ve İslâm Hukukunun bu konudaki hükümleri aynen uygulandı ve herkese temel hak ve hürriyetleri tanındı.

Fâtih’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’un maddi ve manevi imar edilmesidir. Bu işi tamamladıktan sonra Belgrad hariç bütün Balkanları Osmanlı Devleti’ne ilhak eyledi. Batıyı emniyete aldıktan sonra, kendisine pürüz çıkaran Karamanoğulları ve İsfendiyaroğulları Beyliklerini tamamen ortadan kaldırdı. Bu arada Bizans’ın artığı olan Trabzon’daki Pontus İmparatorluğu da 1461 yılında tamamen tasfiye edilmiş oldu. Komutanlarından Gedik Ahmed Paşa, Kırım’ı aldı.

Bütün bu fetihler, başta Abbasî Halifesi olmak üzere herkes tarafından takdir edilirken, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan Fâtih’e kafa tutuyordu. Bunun üzerine Erzincan civarındaki Otlukbeli denilen yerde 1473 tarihinde bu sıkıntı da bertaraf edildi ve artık Osmanlı devleti Toroslara kadar genişledi. Fâtih Sultân Mehmed, yeni bir harbin hazırlığında iken, 1481 yılında 51 yaşında Gebze’de vefat etti. 28 yıllık padişahlığı süresince 2 İmparatorluk, 14 devlet ve 200 şehir fethederek Fâtih ünvanını Hz. Peygamber’den alan Sultân Mehmed, devletin sınırlarını 2.214.000 km2’ye genişletmişti ki, bu 3 Türkiye Cumhuriyeti eder demektir. Balistikteki keşifleri, Matematik ilmindeki dehası, dinî ilimlerde büyük bir âlim olması, Arapça, Farsça, Yunanca, Sırpça, İtalyanca ve benzeri önemli dünya dillerinden dokuzuna vâkıf olması, onu Osmanlı tarihinin en büyük askeri, devlet adamı ve âlimi olduğunu, düşmana ve dosta söyletmiştir.

Ona bu büyük fetihte yardımcı olan devlet adamları arasında, Çandarlı Halil Paşa, Mahmûd Paşa, Rum Mehmed Paşa, İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Zağanos Mehmed Paşa, Balaban Bey, Bali Bey ve benzeri çok sayıda devlet adamı ve komutanları saymak mümkün olduğu gibi, manevi komutanlar arasında ise, asrının büyük âlimlerinden ve maneviyât erenlerinden, Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek, Ak Şemseddin, Hızır Bey, Hocazâde Efendi, Molla Vildân ve Molla Şeyh Vefâ ve benzeri zatları zikretmek icabeder.

ZEVCELERİ: 1- Gülbahar Hâtûn; II. Bâyezid ile Gevher Sultân’ın annesi. 2- Gülşah Hâtun; Karaman Oğullarından İbrahim Beğ’in kızıdır. 3- Sitti Mükrime Hâtun; Dülkadiroğlu Süleyman Bey’in kızıdır. 4- Çiçek Hâtun; Türkmen Beyi kızıdır. 5- Helene Hâtun; Mora Despotu Demetrus’un kızıdır. 6- Anna Hâtûn; Trabzon İmparatorunun kızıdır; evlilikleri kısa sürmüştür. 7- Alexias Hâtun; Bizans Prenseslerindendir. ÇOCUKLARI: 1- Şehzâde Sultân Mustafa Hân. 2- Gevher Sultân. 3- Şehzâde Cem Hân. 4- Şehzâde Bâyezid Hân. 5- İsmi bilinmeyen iki kızı.

BOĞAZKESEN FATİH’İN

Nedim Gürsel Kimdir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.